13 Mart 2012 Salı

Sivas'ta Zaman Aşımı, Otel Camında Bir Türkü

Yurtçu değilim. Herkes kadar belki, ama sınır hep fazla geldi küçük aklıma. İnsan dediğin kamil olaydı, sınıra ne hacet.

Şimdi sınırımdan aktarmasız 13 saat uzakta, kaderin cilvesi bir otel odasında, zamanı dolmuş bir otel katliamının acısını aktarıyorum.

Şimdi adı Madımak olmayan bir otel odasının camında, elimde sigara, damla damla türkü söylüyorum.
Ne Zülfü'den, ne Kardeş Türküler'den... en kadın halimle Leman Sam'dan söylüyorum 'Memikoğlan'ı

Sınırımdan aktarmasız 13 saat uzakta, bir başıma, Ahmet'le Nedim'e sevincimi, Metin Altıok'un, Asım Bezirci'nin aynı sınırda yaşadığım katillerinin, aynı sınırdaki hakim tarafından salıverilmesiyle bölüyorum.

İnsan yanlız sevinemiyor.. insan yalnız üzülemiyor..  İnsanın, bilmediğim diline koyduğum el memleketinde suskunluğunu bile biri anlamıyor ya, yaşayamıyor...

İnsan ölüsünü gömdüğü toprakta akıtmalı gözünün yaşını. Yoksa acısı soğur kalır

18 Kasım 2009 Çarşamba

nereden çıktı, bahara değmişken, bu kokusuz yağmur?

26 Nisan 2008
Zamanın akışkanlığını bölerdi belki kelimeler güçlü olsaydı. Zayıf, tizden bir “re” notası gibi uzaktan bakıp kalmıştı zamana. İnanıyordu ki güçlü bir ses ancak Duré’nin sonu olur –anın bölünmezliğini kıracağına inanıyordu işte çocuk…


Büyümek sebepsiz bir acıydı; hani şu “Neyin var?”lara, “Bilmem” dediklerimizden. Büyümekten korkmam diyen, ukala bir çocuktu oysa. Dışına bile akamıyordu şimdi gözyaşları. Gömdüğü her cenazenin ardından ellerindeki toprağı silemiyordu; bunca yıl içtiği devrim türkülerine ve ucuz aşk şiirlerine kıyamadığından. Biriken toprak kalıntılarından ellerini göremiyordu artık. Varlığını hissetmek elleri olduğunu bilmeye yetmiyordu. Kalıntıları silecek kadar yeniden başlayamıyordu hiç, kalıntıların öykülerini yıkayıp atmaya cesaret edemiyordu. Ondandı belki de hep “görülen geçmiş zaman” çekimli olumsuz fiillere sığınması… Ama zaman hep sayısız öyküye dönüşen, şaşalı cümleler ekliyordu belleğine… Yeni Dalga filmlerine öykünen cümleleri –sanata saygıdan demeli belki de- duyulmamış sayamıyordu.


Katliamdı her filmin sonu; kanı akmadan bitmiyordu, kanı akmakla bitmiyordu. Kesilmesi yasaklanan “Tanık Ağaç” gibi kalıyordu her katliamın sonunda. Fanuslarını kıramıyor, kentin en fahişe güneşine kavuşamıyor, köklerinden beslenemiyordu. Görülen geçmiş zaman çekimli olumsuz fiillerini durdurmak için, ellerinde toprak kalıntıları ve zihninde Yeni Dalga filmleriyle susmak için, kentin hiç bulamadığı dehlizlerinde kaçıyormuşçuluk oynuyordu: kutsal üç nokta anlatmaya devam etsin diye...

15 Eylül 2009 Salı

Parça işi hüzünler yapışır oldu…

Üstüste geldi be memleketim ana haber bültenleri ve dönem belgeselcileri. Siz de az durmadınız şarkılar. Üstüme parça işi hüzünleri yapıştırıp gittiniz. Parça işi ağlamalarla, sahiplenemediğim bir eğreti duyarlı insan tavrı kaldı yüzümde. Metreyle almış olsam hüznümü, huysuzluğuma “neyin var?” diyene, metre metre göstereceğim.

Eğer dava adamı değilsen ya da toplumsal korumacılık üst başlığında kıytırık da olsa bir yardım derneğinin kendini paralayan üyesi olmadıysan benim gibi oluyorsun. Haber bültenleri kadar üzülüp, iki saat sonra başka birşeye güldüğünde anlamsız bir utanç basıyor. Şirkette internet üzerinden haberleri gördüğün an yaşadığın şaşkınlıkla karışık acıyı “arkadaşlar şu an insanlar ölüyor biryerlerde” gibi kıytırık bir cümleyle ifade edebiliyorsun. Aklın almıyor otobanda insanların sel ile ölebileceğini. Haber bültenleri kadar üzülüp, hassas diş gibi soğukta sızlıyorsun.

12 Eylül belgeselleri dönüyor çizik, sepia renklerde. Dönemin sendika ileri gelenleri çıkıp 77’nin Kanlı 1 Mayıs’ını anlatıyor ezberlediğim cümlelerle. İlk kurşunun atıldığı yeri görebiliyorum, panzerlerin sürüklediği Kazancı Yokuşu’nda dava arkadaşlarım var. Öyle ağlıyorum, görsen halimi. Öyle canım yanıyor… Cumartesi annelerine yazılmış bir şarkı çıkıyor karşıma, elimde çerçevesiz bir resimle oturuyorum. Üstüme yapışan parça hüzünler çoğaldıkça birbirine karışıyor. Tanımlanamıyor ama ağırlaşıyor. Bir yandan da “günlük hayatını iyileştirmeye çalışma” ortak misyonuyla normal bir akış. İçim bulanıyor. Ne olabiliyorum, ne çiğ kalıyorum. Lakerda kıvamında pişmişlik derecesi tartışılır bir ben var bende, bende öte, benden ziyade…

bir de Cem Karaca çalıyor ki sorma gitsin...

20 Temmuz 2009 Pazartesi

Yeni şeyler söylemek lazım…

Kalkıp gidelim buradan, yeni bir yaşam kurmanın telaşesinde bu kadar “değişiklik” açı olmayız belki. Yoksa evleneceğiz. Üç beş sene sürmez, açlıktan bir çocuk yaparız belki. Onun hayatının değişikliklerine yamanıp yaşamak bizi menapoza kadar götürür herhalde. Kalkıp gidelim yoksa bu birbirini tekrar eden günlerin içindeki ufacık şeyler daha da büyük gözükecek. İşteyken bilmem ne oldu, bugün trafikte bi adam vardı, dün filme gittim, önceki gün konsere, arkadaşlarla bi içtik ki sorma… Sefil sefil detaylar kocaman farklılıklar gibi gelmeye başladı. Yalan işte, görmüyor musun günlerimizin şablon aynı. Kenar süslerinin içini boyayıp duruyoruz. Mutlak özgürlük ne kadar yoksa mutlak farklılık da o kadar yok günlerimiz arasında. Ne zaman bassa bu düşünceler, birisi çıkıp “senin tatilin gelmiş” diyor. Hadi ya! 7 gün denizde çimince geçecek yani! Bi güneş yağı sürsem ooohh bütün dertlerimden kurtulurum.

Şehri yeniden inşa etmek istiyorum oysa. Kendime yeni bir şehir kurmak istiyorum. Ahşap tabelasına mavi yağlı boyayla “Domatesli Bahçe” yazmak istiyorum. Kenarına fesleğene benzemesini umduğum yeşil bir şekil çizmek istiyorum. 5 gün Barselona’da, 10 gün Küba’da kalıp, kışları İstanbul’da, baharları güneyde, yazları Bozca’da geçirmek istiyorum. Yan yana çiftlik evlerinden oluşan ve hepsi kocaman bir ortak avluya açılan evlerde, tüm sevdiklerimle birlikte koloni kurmak istiyorum. Alkışlayayım ama ellerim birbirine değmesin istiyorum anlayacağın…

Bunlar ütopyası olsa da işin, iki renk hap var bilmeden yuttuğumuz. Ya birini yutup değişiklik açı olduğumuzu görüp onu tatmin etmeye çalışıyoruz ya da diğerini yutup küçük eğlencelerimizin günler arasında çok büyük farklılık yarattığı illüzyonuna kapılıyoruz. Yalnız, ikinci hapı yutanlarda, yılda iki hafta parmak arası şıpıdık terlikle yürürken bikiniden taşan göbeği kamufle etmek gibi yan etkiler beliriyor.

18 Nisan 2009 Cumartesi

parle vous...?

O kadar saçma bir hareketti ki, hiç önemsememiş, burun kıvırıp geçmiştim. fakat fransızlar inatla devam etti yaymaya-hem de resmi sitenin büyük reklamlarıyla. düşün ki exupery'nin versiyonu 5 euroya satılırken bu işgüzar kabiliyetsizin kitabı 20 euroya satılmaya başladı. yönetim bilimi kitabı değil ki genişletilmiş baskı yapasın. köküne kadar ayrımcılık yapıyorum ki her haltında bu kadar tutucu davrandığı için gerzek statüsünde değerlendirdiğim fransız halkı, aldı sembollerinden birini uzaylı gibi çizen bu herifi bağrına bastı: Joann Sfar. Küçük Prens'i yeniden çizen adam!

Kötü kedi şerafettin çizgilerine sahip yeni küçük prens bilye gözlü, hin bakışlı, garip şekillerde kucağa oturan çocuk irisi garip bir tip.

Yazarın ve uçağın görünümünü hayal gücümüze bırakan yaratıcısına isyan ederek sigara tiryakisi oğlancı tipli bir karakter çizen sevgili Sfar bu işten güzel bir para kaldırdı. zehir zıkkım olmasını diliyoruz, o ayrı.


Kutadgu Bilig'in başı çektiği 100 temel eser listesinden 2005 yılında MEB tarafından çıkartılan, B612'yi bulan fesli bilimadamını anlatırken isim vermeden Atatürk'ün kıyafet devrimi kısmı yüzünden "diktatör olarak yansıtıyor" sebebiyle Türkiye'de her daim sansürlü basılan eni konu 40 sayfa küçük prens, artık doğduğu memlekette de kelimenin tam anlamıyla p.ç edildi. Vakti zamanında 50 franklık banknotlarn üzerine basılmıştı küçük prensin orjinal çizimi. Avrupa euroya geçti küçük prens ortada kaldı.


fakat sinir bozucu olan bu çizimi sıkça gördüğümden beri gözümün önünden gitmemesi. Mickey Mouse'ın kulaklarını çizmesen bir posuğa benzerdi muhtemelen. küçük prensin de saçlarını ve atkısını değiştirirsen ortada herhangi bir çocuk figürü kalmaz mı? kafası amerikan futbol topu şeklindeki çakma küçük prensin atkısı makina örmesi lamswool olduğndan kelli, uçları da sivri değil.


Kitabın tüm ruhunu yansıtan yalın, temel hatlara sahip çocuk çizimidir -çünkü bunları uçağı bozulan yazarımız çizmektedir ve resim çizmeyi çocukken bırakmıştır, yeteneği o günkü ile aynıdır. çünkü büyüdükçe unuttuğu çocuk algılayışını ortaya çıkaran, kendini o günkü bakış açılarını temsil eden küçük prensle özdeşleştirmesine sebep olan işte bu çizimledir zaten. yani gerçekte var olmayan kendi içindeki çocuğun ortaya çıkma ve tüm dünyayı sorgulama sebebidir, kendiyle hesaplaşmasıdır bu çizimler.


haliyle bu şartlarda uçağı bozulan oğlancı tipli tiryaki yeni yazarımız bir grafiker oluyor. içindeki çocuk ortaya çıkmıyor, kendiyle hesaplaşmasına gerek kalmıyor, kitabı yazmanın da bir alemi yok. İnan ki kızmıyorum. sadece öyle gönül rahatlığıyla, kocaman bir "aptal" diyorum. yani koca fransa kitabın ve içindeki çizimlerin neyi temsil ettiğini anlayamamış, yüz yıldır sansürlü okuyan bir türkler anlamışız öyle mi?


aslında bu çizimin isyanı da yine kitabın içinde var. hem de en sevdiğim cümlesinde:
"Senin ülkendeki insanlar dedi Küçük Prens, tek bir bahçede beş bin gül yetiştiriyorlar... Aradıklarını da burada bulamıyorlar..."

15 Nisan 2009 Çarşamba

Pastorize Tasarım Blogu: Süt Kutusu

http://www.sutkutusu.com/
takip ediyorum. acaip keyif alyorum. her yeni yazıda şaşkınlık ifadeleri döküyorum. süt kutusu son zamanlarda rastladığım en keyifli blog!
herşeyden önce ömrümü tüketip uzun uzun yazılarını okumam gerekmiyor. herşey basit: dünya üstünde birileri akıllıca bir şey yaratmış. kocaman fotografı var, gözü olan da görsün olmayan da. altına 3 satır açıklama-"kim yapmış, ne yapmış, niye beğendik, anından öpüyoruz"

yormuyor, sürekli güncelleniyor, şaşıyor, şaşırtıyor, bağımlılık yaratıyor. gece yatmdan sütünüzü içip tatlı tatlı uykuya dalınız diye...

3 Nisan 2009 Cuma

tag cloud of my insider song


21 Mart 2009 Cumartesi

Şehr-i İstanbul'da 28. Film Nümayişi

Benle yaşıt İstanbul Film Festivali. Her sene bunun sevincini "bilmemkaçıncı İstanbul Film Festivali" diye boy boy afişleri görünce yaşıyorum. Son güne kaldık kitapçık almakta, bir gecede yalayıp yutup seçtik filmlerimizi. Yaşlandıkça, eskilerin tadını aramak gibi bir yaşlı psikozuna girsem de bu sene festivalin "yıkıldığını" söyleyemeyeceğim. üstelik her yıl hevesle beklediğim festival afişi de bu kadar kaypak işi olur!
Her sene baskın bir ülke olur festivalde, ya da bana öyle gelir. Bu sene de dayamışlar kuzey ülkelerini, İsveç soğukluğunda tepkisiz, ödülsüz film kaynıyor. pirinç misali dürte dürte sıcak ülke filmlerini işaretledik. Bu yıl farklı olarak -az biraz duygusal baskı sonucu-eski yapımları da dev ekranda izleyeceğim. Pintiyim ya, kıyamıyorum korsana düşen filme festivalde gitmeye. Haksız da sayılmam, h.içi zaman dar, h.sonuna da kaç tanesini yakalayabilirsin ki... yine de biliyorum ki bu yıl en keyifli yıllarından olacak çünkü ilk defa sarı-damar bir klasikçi olsa da çok iyi bir festival eşim var.

Hadi bakalım filmlerimizi seçtik, gazamız mübarek olsun!

ÜSTATLAR KAHVESİ: Buena Vista'nın tangolusu :) Tonton teyzelerin, sevimli amcaların ağzından tango tarihi. Naif, huzurlu bir belgesel. gitmeden mp3 playerınıza güzel klasik tangolar yükleyin, çıkışta kendinize güzel bir kahve ısmarlayın, ohh mis gibi bir başlangıç yapın festivale.
GİR KANIMA: Çok iddialı, mutlaka gidilmeli. Fantastik, romantik, ödüllü, üstelik de vampir filmi! İsveç yapımı soğuk ülke filmi demeyin, vampirli dedik zaten.
İNTİ-İLLİMANİ: NTV belgesel kuşağı'nın en başarılı filmi. Şili direnişini simgeleyen yasaklı İnti-İllimani grubunun öyküsü. Film seçkilerinde müzik üstüne belgeselleri başarılı ayıklıyor IKSV. Hiç olmadı iki saat müzik dinlemiş olursunuz, gidin!
ABSÜRDİSTAN Kusturica kokulu Alman-Azeri yapımı. Çok arkasında duramayacağım ama keyifli olduğu kesin. Festival demek kahır kahır film görmek demektir tezini çürüten bir komedi.
İT İTİ ISIRIR: City of Gods'ı fazlasıyla hatırlatıyor, onun kadar basarılıdır diye umuyorum. Üstelik Kolombiya'dan çıkan oscar adayı bir ilk film... Kolombiya film endüstrisi hakkında ne biliyosun ki dersen, çok konuşmayın da izleyin derim.
TULPAN: Almanya-Kazakistan-Polonya-Rusya-İsviçre ortak yapımı, çok ülkeli filmlerin tadı başkadır zaten ama Tulpan dolu dolu ödüllü bir komedi.
AGNÈS'İN PLAJLARI: Fransız yeni dalga'nın annanesinin 80 yaşında çektiği 2008 yapımı filmi. Yaşınızdan başınızdan utanın, kadın yapmış kalkın gidin.
REMBRANDT: İTHAM EDİYORUM: bunu ben seçmedim, hatta tablodan film mi olur dedim, üstün üff ne ağırdır bu şimdi bayıltır insanı da dedim yine de merakımdan gidiyorum.
CSNY DÉJÀ VU: bunu da ben seçmedim, ama çamur atmayacağım. Neil Young'ın isyankar belgeseli. hem çlıyor hem çekiyor diyelim.
TONY MANERO: İşte bu komik! Cumartesi gecesi ateşi'nde John Travoltayı o beyaz takım içinde gördüğümde hala gülüyorum. İşte bunu takıntı haline getiren bir adamın çoook komik hikayesi. Dünya yıkılsa da tek derdi Tony Manero olmak...
VIVA ZAPATA!: Bahsettiğim klasiği dev ekranda seyretme keyfi için seçilen film. Ben dedim ediz Hun'un oynadığı Son Kuşlar'a gidelim diye ama çekirdek çıtlamama izin verilmediğinden daha ulusal bir seçim yaptık.
RUMBA: Bence çok başarılı-hissediyorum. Filmin 3 yönetmeni var ve hepsi de filmde oynuyor. Çok renkli, kımıl kımıl
ZAMAN VE ŞEHRE DAİR: bunu da ben seçmdim ama görselliği çok kuvvetli, gidilir mi gidilir.
SİSLERİN İÇİNDEN: Bunu ben seçmedim, gidip de beğenmezseniz mesuliyet almam.

4 Mart 2009 Çarşamba

The Goddess of Monsteria


Sivri burunlu, ince topuklu, fazlasıyla dişi bir ayakkabının üzerine waterproof boya kalemiyle jelibonlu gülen canavarlar dünyası çizmek! Cümle haline getirildiğinde bile “kafaya bak” dedirtecek kadar hayal dünyamı zorlayan bu işi 23 yaşında İzmirli bir kız gayet de ayık kafayla yapıyor. Hatta o kadar ki, tasarımlarına deviant sayfasında rastladığımda beğenip satınaldığı İtalyan ayakkabıların fotoğrafını çekmiş sandım-hem de uzun zaman boyunca. E tamam, bende eşeklik ki sayfayı adam gibi incelememişim ama kimin aklına gelir bu ufacık tefecik yaratığın içi topu turşucuk çıkacağını.

Nur Teker –namı diğer milkyhead- muhtemelen eline geçirdiği her şeyi boyayarak ve yine muhtemelen yarattığı şeyin ne kadar başarılı olduğunun farkında olmayarak başladığı bu işle ufaktan da olsa duyulmaya başladı. Arena dergisinde roportajı yayınlandı, Galatasaray'daki Lazy'de ürünleri satılıyor-hata hemen tükeniyor. Fakat çoktan Milano’da tasarım haftasında eserlerini sergiliyor olmalıydı. O kadar hastası sevdim işlerini.

Bir ayakkabıyı alıp ispirtolu kalemlerle boyama işini Adidas daha 2 sene önce keşfetmiş olsa da, Nur’un tasarımları çoktan almış yürümüş. Tasarımları ikonlar, boş alanlardaki sembollerden oluşsa biraz daha normale yakın olabilirdi elbet. Ama o ufak yüzeyler üzerinden koca bir dünyayı tüm detaylarıyla yaratıyor. Her bir köşesinde rengarek canavarlar, jelibonlar, şekerler, tabelalar, pamuk bulutlar, gaudi renklerinde binalar yükseliyor.

Ee ben şimdi niye pazarlamacı gibi bunu yazıyorum kendi bloguma dersek, sanırım bu küçük jelibonun uç noktalardaki başka kafası beni fazlasıyla etkiledi. Hem yarattıklarına şaşkınlığım hem her şeyin el yapımı ve özel tasarım olması hem de bir an önce ün salıp dünyaya açılması isteği. Yok yok şu an Avrupanın biyerlerinde moda tasarmı yapıyor olmalı. İnsanlar yeni tasarımlar için sırada beklemeli, tüm dergiler gavurca başlklarda Milkyhead yazmalı… evet evet, acil,derhal, hemen şimdi…
MUTLAKA ZİYARET EDİN! ZİYARET NE DEMEK BİLDİĞİNİZ AÇIN BAKIN EŞE DOSTA FORWARDLAYIN:
http://milkyhead.tumblr.com

http://www.facebook.com/group.php?gid=71737377664&ref=mf#/group.php?gid=71737377664

8 Şubat 2009 Pazar

varlığın için...

Zordu… Yan yana, üstesinden gelmek de denmez ya hani; içimiz buruk, kırgın biraz neye ve kime olduğunu bilmeden, geçip gitti de denmez elbet; bir iz bıraktık. İçimizde, pek küçük olmayan ama gözden uzak bir köşeye koyduğumuz bir çizik bıraktık. Bizim çiziğimiz, sahip çıktığımız kendi burukluğumuz. Susup bakıştığımız, dudaklarımızın büküldüğü, usulca sarıldığımız… yazılamayan, söylenemeyen, 'keşke'lenemeyen...