5 Eylül 2015 Cumartesi

Çok Kibardı İstanbul’un Rum Garsonları


3 tarafı denizlerle çevrili yurdumuz, geçmişinden utanmak isteyenler için bir cennet niteliğindedir. En küçük cenaze taramalarından, büyük işkencelere kadar her renk ve zevke göre utancı bünyesinde özenle barındırmaktadır. Ortamını bulup da utanmaya başladınız mı, ardı arkası gelmez. Öyle bir utanır, öyle bir utanırsınız ki, sizden sonrakilere utanç kalmaz. Bu sebeple toplumsal hafızamız da bir avuç fil hafızalı ve Yılmaz Özdil şiirleri kadardır.


Bu utançların benim yüreğimde en geçmeyeni 6-7 Eylül’dür. 60 yıl boyunca bir isim konacak kadar bile konuşulamadığı için tarihle andığımıza inandığım, acı dolu 6-7 Eylül. Geçtiğimiz yıllardaki yıldönümünde açılan fotoğraf sergisinin ülkücüler tarafından basılıp dağıtıldığı 6-7 Eylül.

Bugün “Araplar bastı iyice” diye söylendiğiniz Beyoğlu’nun, hep trafiğinde takıldığınız Kurtuluş’un, Tatavla’nın, Moda’nın, İzmir Fuarı’nın, belki yüzlerce kez önünden geçtiğiniz binalarında, karşı komuşusu tarafından malını mülkünü geçtim, bir de canına ve namusuna kast edilen sahipleri. Menderes’in başkanlığında ince ince işlenen büyük kumpas ile ellerinde Rumlar başta olmak üzere gayrimüslimlerin ev ve işyerlerini belirten dökümler, hepsi birbirinin aynısı sopalar ile saatlerini kurmuşçasına aynı dakikada onlarca yerden hareket eden paralı provokatörler. Yanındaki Rum çırağı “sen erken git evladım bugün” diyerek korumaya çalışan ve sopayı kaptığı gibi saldıran güruha katılan gaddar, cani, sapkın Türk insanı. Kendi tanıdığına “o bizim gayrimüslimimiz. Tanıyoruz” gibi mantık sınırlarını aşan bir yaklaşımla,
Moda’da yağmayı bırakıp elinde sopa ile Lefter’İn evini korumaya giden “o çılgın Türkler”.

Bugün kendinden gayrısı ile birarada duramama, barışı bir türlü inşa edememe sebebimiz, Moda’daki Rum mezeciyi, Beyoğlu’ndaki Ermeni kürkçüyü, 75 adet Rum Ortadoks Kilisesi’nin tamamını yakmaya, öldürmeye, evini basmaya giden; daha önce hiçbir sabıkası bulunmayan sıradan insanların oluşturduğu onbin kişilik cani topluluktur. Bugün daracık bir kültürde, paskalyaların farklı günlerde olduğunu bile bilmeden büyüyen çocuklarımızın kolayca faşist olabilme ihtimalini yağma ile yok eden köpekler elleriyle inşa etti.
Geçen yıl bugün, Kurtuluş’ta merdivenlerine oturarak gözümde canlandırmaya çalıştığım evin üçüncü katında, 60 yıl önce kaynatılan kazanlarca su ve kezzap ile canını savunmayı uman Rum kadının korkusunu hayal edin. Karşısındaki gayrimüslim mezarlığında onlarca adam toprağı kazarak, ölüleri dışarı çıkarmakta. Mezarlık duvarında boydan boya dizilmiş polis adeta onları koruyor. Beyoğlu tarafından üçüncü kez karanlık bir duman yükseldi, yanık kokusu hiç dinmedi akşamdan beri. Alt mahallelerden kadın çığlıkları geliyor. Eve gelen kocası canını zor kurtarmış yüzü bembeyaz. Diğer 5000 mülk gibi onun da dükkanını demir testereler ile kesip içindeki malları yağmalarlarken, onu hanın arka avlusundan kaçıran Türk komşusundan dahi korkmuştu.

“Papazın kızlarını istediler. 'Burada yoklar' dedik. Papazı aldılar, bir motosikletin üstüne bağladılar, yol boyunca çektiler." 


Gazeteler yazmıştı oysa. Buradaki kiliseler Kıbrıs’taki Rum çetelerine para topluyordu. Atamızın da evinde bomba patlatmıştı şefersizler. Yazıyordu işte, normalde 50bin tirajlı iken, o gün acil baskı ile 290bin basan ve az önce ellerine bedavaya tutuşturulan dandik İstanbul Ekspres gazetesi yazıyordu. Yağma mübahtı, elin varmıyorsa da ispiyon devlet borcuydu.
Ertesi gün kaçamadı Türkiye’nin yaralı azınlık toplulukları. Yunanistan sorun çıkardı, Türkiye malların satışını durdurdu – zaten sonra da büyük kısmına el koydu. Toplamda 6 aya yakın, zulüm gördükleri bu topraklarda mecburen kaldılar. Sonra da zengin kültürlerini, kırık yüreklerine doldurup gittiler. Memleketi, bugünkü faşist ve cahil topluluğun baskın olduğu hale getiren vahşiliği ile başbaşa bırakıp göçtüler. Çok az konuşan tanığı dışında, sözleşilmiş bir büyük suskunluğun utancını yaşıyoruz. Mübadele ardından Varlık Vergisiyle tırmanıp 6-7 Eylül’le darbe yiyen insanlık, Kıbrıs harekatı ile de kalan son cemaatlerini kaybettirdi İstanbul’a.


Yunanistan’a ilk defa giden babama, garsonların tüm ülkede ne kadar neşeli ve hoş sohbet olduğunu anlatırken “ah tabi ya” diyor gözleri dalgın. İstanbul’un Rum garsonları vardı. Çok kibar, zarif adamlar. Mekana gitmene onlardı sebep. O ihtimam, güleryüz… Gece iki miydi ne, canımız makarna çekti. Ziftlenmişiz bir yerde, hiçbir mekan bakmaz yüzümüze. Gittik Koço’ya. Dedik ‘usta bize bir tencere makarna yapar mısın?’. İkiletmeden ‘tabi beyim’ dedi, özenle servis açtı. Çok kibardı İstanbul’un Rum garsonları.”

12 yaşında yatılı bir çocuktu babam 6-7 Eylül’de. Karaköy’de Saint Benoit’da papazlar telaşa kapılmıştı. Türk ‘bebe’leri, Türk vahşilerden nasıl koruyacaklarını düşünüyorlardı, tünelleri inceliyorlardı. Çocuklar hiç anlayamadı olanları.

24 Temmuz 2015 Cuma

Kalemden Gelen Budur

Acısı, öfkesi ve kötülüğü bitmeyen ülkenin, hala “Bir köşesinde domates yetiştiririm. Arka bahçede de rakının dibini kardeş payı yaparız” hayalini 33 yıldır söndürmemiş neferiydim bendeniz. Hayattaki her bir yılıma bir hayat denk düşürecek kadar çok çocuğu bir günde öldürdüler. Filtresiz gülüşlerine utancımdan uzun uzun bakamadığım, ama mutlaka bir yerden hatırladığım çocukları. Hani 10 yıl geçmese bizim fakülteden diyeceğim çocukları. Hani şu sosyolojideki kıvırcık kızla, hep kantin girişinde takılan esmer oğlan. İyi düşünen insanları, iyi düşünen insanların gözleri bir yerlerden ısırır mı hep? İyi düşünen insanları, kötü düşünen insanlar bir yerlerde öldürmek ister mi hep? İyisi bu kadar iyi, kötüsü bu kadar mı kötü olur bir memleketin? Dandik senaryoların uydurma kahramanları gibiyiz. Ya Hulusi Kentmeniz ya da Suzan Avcı.

Ben sanırdım ki, 30’dan sonra herhangi bir anda, yüzümde kırışıklar belirdiğinde ve arkadaşların çocukları ‘teyze’ diye seslendiğinde yaşlandığımı anlayacağım. ‘Benim içimdeki çocuk’tan alıp sazı ‘hissettiğin yaş’a kadar götürürüm sanırdım. Bu ülkede, kendi yaşından küçük bedenlerin cenazesine gittiğinde anlıyormuşsun yaşlandığını. Berkin’i toprağa verirken parçalanan çocukluğuma, uçurtmanın ucuna resmini bağlayıp göğe salmak pansuman olmuş muydu? Yitip gidenlerin ardından çocuksu ritüeller yapmak ayıp mıydı? Yasımızı da bulunduğumuz tarafa göre tutmak zorundayız değil mi? “Taraf olmazsan bertaraf olursun” özlü sözündeki müzikaliteye çomak sokan kabadayı tavrından kıllansaydınız hiç yoksa. Ben insanlıktan yana taraf tutuyorum, adam nefretten yana. Elimde insanlık başıboş bekliyorum. Uluslararası ehliyeti yok çünkü 'insanlık' tarafının. Acımızın uluslararsı bir geçerliliği oluyor mu peki? Unuturlarsa onların da kalbi kurusun değil mi?

“Allah evlat acısı yaşatmasın” tümcesini, bu kadar çok çocuk öldürmemiş bir Letonya dilbilimcisi dehşet içinde inceliyor mu mesela? Başka ülkelerdeki iyi insanlar da bizim çocuklarımıza üzülüyor mudur? “Alexis’in adını biliyoruz ve unutmuyoruz” diye hatırlattı dün bir arkadaş. Ege’nin hatırına Ali İsmail yazmış mıdır bir Yunanlı grafitici duvarlara? Yıllardır birinin ismini an gelir de unutursam, ellerimle kurşun sıkmış olurum sandığım bunca gidenin ardından, 32 çocuğun adını aklım almaz ki acısını yüreğim kaldırsın.


Ben şimdi kan değmemiş hangi toprağı bulayım da ekeyim hibrit tohumları?

7 Mayıs 2015 Perşembe

Sebastiao Salgado - Toprağın Tuzu ile Dayak Yemek

Photo(ışık) – grapher (çizer) Eski Yunan’dan gelen anlamıyla ışıkla çizen adamların en ünlülerinden bir tanesi Sebastiao Salgado üzerine bir belgesel olan Salt of the Earth, bu yılın İKSV programındaydı. Hasbelkader seçip, bilet bulabilmiş olmamın ötesinde, rahmetli Emek’ten sonra sevdiğim ikinci salon Atlas’ta izleme keyfini de yaşadım. Ama şu an size bir film tanıtımı ya da eleştirisi yapacak değilim. Şu an derdim, düzene bakışımın şüpheye boğulduğu günlerde bu hayat hikayesinin ağzımın ortasına acımadan vurmuş olmasıdır.

Bu fotoğraf, Salgado’nun meşhur Gold Mine fotoğrafı. Gördüğünüz her bir küçük nokta bir insan ve karınca yuvasına benzer bir altın madeninde çalışıyor. Bunların hiçbirisi köle ya da paralı işçi değil. İçlerinde doktorlar, mühendisler var. Bu insanlar, bir altın damarı bulunduğunda oradan birer çuval toprak alma hakkı için çalışıyor. Bu güvenliksiz ve kazanın ölümle sonuçlanma olasılığı yüksek olan madende, aldıkları toprak çuvalından altın çıkabilme umudu ile çalışıyor. Bir gram da çıkabilir, bir kilo da; hiç çıkmama ihtimali daha da yüksek. Hepsi daracık merdivenlere tıkışıp, hiç durmayan bir hızla, karmakarışık bir akışla, durmadan bir şey kazanabilme ihtimali ile çalışıyor.

Plaza asansörleri öğle ve akşam saatlerinde çok kalabalıktır bilir misiniz? Daracık bir kutuya sığabilme ihtimaliyle konserve gibi doluşup farklı katlara dağılırız biz. Rastladığımız bir damarı bulduk mu, canhıraş çalışırız, bir kariyer paketinden ne çıkacağını bilmeden. Eğer altın çıkmazsa, başka bir damara. Bir fotoğrafçının o sırada bizi dışardan izlediğini ve bizden sonra Amazon derinliklerinde bir kabile ile 2 yıl yaşamaya gideceğini bilmeden, hayattaki tek yöntem bu madenmiş gibi ve çok sıkılırsak çalıştığımız damarı değiştirmenin bir özgürlük olduğu yanılsamasıyla çalışırız.

O fotoğrafçı da hayatına, bize yabancı olmayan bir senaryoyla, bir üniversitede ekonomi okuduktan sonra, bankada çalışarak başlamış. Karısının makinesi ile hayatta ilk çektiği fotoğraf yine güzel karısı olmuş. Salgado’ya “sen bunu seviyorsun, hadi git çek bakalım. Ne olacağını görelim” diye cesaretlendiren, yıllarca uzak mesafelerde iki çocuk yetiştirip çalışmaya, bir yandan da fotoğraflarının yayınlanması için PR işlerini yürütmeye devam eden güzel karısı. Yıllar sonra kurumuş topraklara can vermek için aileyi cesaretlendiren ve çölden orman yaratan, kurumuş sudan şelaleleri geri getiren, Musa’dan daha çok doğaya fısıldayan güzel kadın.

Peru’nun bir dağ köyünde, zil zurna sarhoş olarak ibadet eden toplulukta, İsa’ya benzediği için onları gözlemlemek için gönderilen mesih muamelesi gören Salgado, Amazon’un medeniyetten uzak yerlilerinin de ahbabı oluyor 2 yıl. Böyle böyle 100 üzerinde ülkeyi geziyor proje proje.

Salgado’nun yaşadığı tek bir anıyı yaşasaydım, hayatımın olayı diye yıllarca anlatacağımı düşündüm. Ne kadar azıyla öleceğimden korktum. En çok, Afrika’da büyük göçte ölen çocuklara değil de, büyük bir bencillikle kendime ve hayattaki azlığıma ağladım.

Kaybolan, kaybedilen ve ölen yüzlerce insanın kepçelerde taşındığını izlerken kamerasını sıklıkla bırakıp ağlama molaları veren Salgado “iki adam, gömülemeyen insan ölüsü yığınına doğru sohbet ederek yürüyor. Birinin kucağında ölmüş çocuğu var. Çocuğu yığına bırakıyor ve sohbet ederek dönüşe geçiyorlar.” diye anlatıyor durumun canlandırılamaz boyutlarını.

Salgado “İnsanın kalbindeki kötülüğün bitmeyeceğine ve insanın insana kötülük yapmaya devam edeceğine inandım “ diyerek, yıllarını doldurduğu Sosyal fotoğrafçılığı bırakıp doğa fotoğrafı çekme kararı alıyor. Herkes ayağa kalkıyor “bilmediğin alan” diye. Bana sorarsanız, dünyanın en büyük insan yıkımını izledikten sonra, Salgado’un yaratılmaya, yaşama ihtiyacı vardı ruhunu dindirmek için. “öğrenirim” diyor – ki yine bence hayvan portresi adıyla yeni bir tarz yakalıyor eski alışkanlıklarıyla.

Salgado, mesaj almasını bilene ne kadar az olduğunu ve ne kadar az öldüğünü anlatıyor. Kaçış planınızı çizip cebinizde tutun diye

27 Kasım 2014 Perşembe

Küba Notlarım-1: Çocuklar Dünyaya Mutlu Olmak için Gelir

Benim gibi balık hafızalı insanlar, eski tanıdıklarına, gezdikleri yerlere ya da izledikleri filmlere dair pek çok şeyi unutsa da, hepsine ait duyguları baki kalır. Mesela; “ben sevmem pek o kızı” dediği zaman, hatırlamadığı geçerli sebepleri olduğuna inanmak lazım. Bu yüzden en çok da onların gezi önerilerine kulak vermek gerekir. Ülkelerin, şehirlerin ve insanlarının bıraktığı duyguları iyi tanımlarlar.

İşte Küba, böyle bir balık hafızalının oturup ağlayacağı cinsten bir ülke.

Total Amerikan propagandasına değen her film, kişi ve belgeye atıfta bulunarak “Ama oradaki sefaleti turistler görmüyor” gibi hariçten gazel okuyacaksanız, yollarımızı burada ayıralım lütfen.

Öncelikle ekonomik ayarları özetlemek gerek. Küba Peso'su ve Cuc adı verilen turist Peso'su iki ayrı para birimi. 1 Cuc, 1 USD’ye ve aynı zamanda 10 Küba Peso'suna eşit. Emekli maaşı 10 dolara denk geliyor. Çalışanlar ise aylık 20 dolar civarında kazanıyor. Siz bir turist olarak Küba Peso'su ile alışveriş yapamazsınız. Yine bir turist olarak ülkeye Amerikan doları ile girip, döviz bozdurursanız da, ekstra ceza ödersiniz. Bu zeki duruşu, havaalanında dolar bozduran turistlere Meksika dalgası yaparak kutlayabilirsiniz.

Karne sistemi hala geçerli fakat karneye getirilen kimi kısıtlamalar sebebi ile bu malzemeler yaklaşık 15 günde tükeniyor. Bu sebeple sokakta insanlar sizden “sabun” ve “tükenmez kalem” isterler; ki yokluk içinde yaşayan, işsiz birinin temel ihtiyacının “temizlenmek” ve “yazmak” olması yine gözleri dolduran bir durum. Özellikle Havana’da, her dakika birisi gelip elinizi sıkar ve sizinle tanışarak ahbap olur. Bazen bir şeyler satar, bazen de sadece sohbet eder. O sohbetin sonunda doğal bir şekilde sizden 1 Cuc ister. Komünist bir düzende, doğal olarak paylaşmayı bekleyerek sizden para isteyen bu kişinin dilendiğini söylemek hayvanlık olur. Yaklaşık 2TL olan bu talep, sizi fakirleştirmeyecek ama talep eden Kübalı kardeşimin hayatında önemli bir satınalma gücü yaratacaktır.

Raul, turizm ve limitli serbest ticaret ile kazanılan gelirler sebebi ile ihtiyacı olmayan kişilerin karneden faydalanmasını engellemek için karneyi tamamen kaldırmayı hedefliyor. Bu limitlere karşın her çocuğun, 15 yaşına kadar her gün, 1 lt soya sütü ve su hakkı bulunuyor. Çünkü çocuklar bu ülkede kutsal.

Fidel’in “Çocuklar dünyaya mutlu olmak için gelir” sözü, bu meta yoksulu ama kültür zengini insanların hücrelerine kadar işlemiş. Devrim ile birlikte çocukların bakımı hamilelik döneminde, hamile kampları ile başlıyor. Tercih eden hamileler burada yatıp, hemşireler ile her gün gerekli sporlarını ve ihtiyaç duydukları gıdayı alarak sağlıklı bir hamilelik ve doğum süreci geçiriyor. Devrim sonrası tüm karargahlar düzenlenerek büyük bahçeli okullara çevrilmiş. Günlük hayattaki büyük yokluğun içinde pırıl pırıl üniformaları ile, neşe içinde sokakta dolaşan çocuklarla gülümseyerek konuşmak, başlarını okşamak neredeyse kanun gibi. Akşam saatlerinde, dışından birbirinden parlak renklerle badanalanmış; içerisinde ise sadece bir sallanan koltuk ve televizyon olan kapısı açık evlerin eşiğinde, işten dönen erkekler, koca göbeklerinde bebekleri zıplatarak oyun oynuyorlar. Havana’dan uzaklaştıkça ve daha ufak kasabalara gittikçe hayat standartları yükseliyor. Köyün kalkındığı bir ülke Küba. Her sokak köşesindeki mahalle parkında 13-15 yaşlarında çocuklar, ilk gençliğin heyecanı ile süslenip, tamamen güven içerisinde sabah gün ışıyana kadar sohbet edip şarkılar söylüyor.

Sevgili rehberimiz ve tanıyabileceğiniz en naif insanlardan biri olan Deniz Yalav, “devrim yaşlılara vadettiklerini veremedi ama çocukları hayal ettiği yere getirdi” demişti dolaşırken. Zengin çocuğu Fidel ile neşeli devrimci Ernesto’nun, çocukların mutluluğunu hayal ettikleri bir devrimden, çocukları öldürme emrini veren bir yönetime dönmek çok zordu. Belki bu yüzden “memleket” gibi burnumda tütüyor, Amerika’ya 56 yıldır kafa tutan bu gülen insanlar ülkesi.

fotograflar için: reng.in

6 Haziran 2014 Cuma

Nasıl

Kendimi bir anda uzay boşluğunda gezerken buluyorum. Ana konudan bağımsız ne konuşulursa – ki en temel örneği araba jantı, alınan bir kıyafet, maçtaki pozisyon ya da şahane “cookieler” yapan o yeni cafe olabilir- kendimi nefes alamadığı için susan, boşlukta asılı, kasksız bir astronot gibi hissediyorum.

Boğazımla, midemin hemen üzeri arasındaki yük ve çekilme hissi hiç durmuyor. Uzak bir şehirde,...
bol yıldızlı göğe makyajsız bakıp içerken bile aklımdan şiirsel kelimeler değil “nasıl” geçip duruyor. Bu nasıl, kendini “nasıl değişir”den, “nasıl olur böyle şey”e uzanan farklı kumaşlarda dokuyup duruyor. Kafamda dokuma tezgahı sesi.

Utancım büyüyor da büyüyor. Hayatımda ilk defa bir çocuğun cenazesine gidiyorum. Bu ülkenin Ork’ları bana bunu zorla yaşatıyor. İçimdeki kara kaşlar martı olup uçamıyor. Elimde telefonla, bağıra bağıra ağladığım o sabah, içimden uçamıyor. Uçup giderse gözüm kör olsun.

Elim kömür, yüzüm kömür. Üzerine bir kelime söyleyecek yüzüm yok, utancımdan gömseler beni buraya, sesim çıkmaz. Dakika dakika tükeniyorum. Gece üçten sabah altıya uyuyup uyandığımda uykumdan çok insanı yitiriyorum. Ork’lar basıyor yine ortalığı. Sus diye bağırıyorum, sesim çıkmıyor kabuslardaki gibi. Bitmiyor acısı, dayanılır şey değil.

Nereye dönsem, neye baksam “nasıl”. Aklım başka türlü işlemiyor. Mehmet diyorlar içim kor, Abdocan diyorlar içim kor, Ali İsmail diyorlar içim kor, Berkin diyorlar içim sel. Kanıma pansuman yapacak kadar susmuyorlar, durmuyorlar. Sınır demiyorlar, çocuk demiyorlar. Anneler konuşuyor, anneler ağlıyor, anneler tükeniyor, öfkem tükenmiyor. Bıraksa acımı yaşayacakken acımı illa ki konuşup öfkeye vurduyorlar. Sarmala kapılmış dönüyorum, kasksız bir astronot gibi.

Sahip olduğum herşeyden, bulunduğum her yerden utanıyorum. Şirazesiz sarkıtlar gibi.

18 Ocak 2014 Cumartesi

#GEZİ - Tek yapmak istediğimiz durmak ve hayatı sevmekti


İçinden gelsem de “nasıl bir şey yaşadık biz” şaşkınlığım geçmiyor. Bir yıla yaklaştı ama çok uzak bir anıya hala üzülür gibi uzaktayım sana. Her yazı, fotoğraf, görüntüye ilk başladığımdaki belgesel izleyicisi duruşum, içimin titremesi ve ardından yutkunamadan ağlamakla sonlanıyor. En sevinçli anlarda bile bir arkadaşla bakışıp anlamlı bir dudak bükme, hak verme, saygı duyma - tıpkı metrodan çıkarken beni alkışlayan ve devir teslimi yaparken alkışladığım, adını bilmediğim kalabalık gibi.

Biz seni sevebilirdik oysa, hiç tanımadığım ve sonra da tanışmadığım insanlar beni çok sevdi-kesin bilgi. Tek yapmak istediğimiz durmak ve hayatı sevmekti, izin vermedin. Bilmediğim sloganlar ezberlettin, solüsyon tarifleri, ilk yardım bilgileri öğrendim senin yüzünden. Ben sadece durmak ve durduğum anı sevmek istemiştim, mutsuzluğun buna katlanamadı. 

Tarih çok bok, tarih zulümlerinle dolu. Yeni bir başlangıç yaparız sanmıştım hayatı öğrenirken. Salak gibi hala umutluyum. En çok da buna dayanamayacaksın. Bir geceyarısı maskelerle dolaşan milyon kişi, ertesi gün “müdahale yok” sözüne inanıp dal-taşak gezdik biliyor musun?  Biz kötüyüz ama çevremiz çok iyi. En çok da buna dayanamayacaksın. Her yeni güne inançla kalkacağım salak gibi. Salaklığı severek dolaşacağım.

Bırak artık peşimi, sadece durmak ve hayatı sevmek istiyorum

“Bir dünya istedin kardeşçe, olamadı. Kalbim, dayanmak artık kolay değil, bırakacak gibisin yarı yolda”

29 Aralık 2013 Pazar

Kızma bana

 Vapurda takkeli genç kocasıyla kıkırdaşarak bir kağıt helvayı bölüşen kara çarşaflı kadın, özür dilerim. İnsan olduğun gerçeğini, özgürlüğünü kısıtlayan düşüncenin ardında fark etmediğim için özür dilerim. Ben çarşaflı kadınların gülüştüklerini bilmezdim. Kızma bana, gülen mimiklerini örterken sen, kör olmayanlar için bunu fark etmek zor bir iş. Ben ki iyi yürekli olduğu sürece herkesin ve her yönelişin kabul edilebilir olduğuna inanan biriyim-öyle sanırdım. Mayıstan beri çok değiştim, çok yeni şeyler yaptım.

Mesela, hayatımda ilk defa bir trans bireyin neşeli bir fotoğrafını çektim, çok güzel gözüktüğünü söyleyerek. İlk defa hiç tanımadığım biri, 30 yıldır gezdiğim İstanbul’da, elimdeki poşetleri taşımak için yardım etmek için davrandığında, onun bir hırsız/sapık/deli olma ihtimali aklıma gelen ilk şey olmadı. Yine ilk defa, tanımadığım birinin acısı, tanıdığım birinin neşesinden daha önemli, daha canhıraş koşulasıydı.
Ben ilk defa bu kadar ben oldum çarşaflı, belki de güzel kadın. Çocukken dalından meyve kopardığım ağacın, canını acıttığımı sanarak içinden özür dileyen ben, ilk defa bunun saçma olmadığını düşünen bu kadar çok insanı buldum yollarda. İnsan içinde öfke taşırken de iyi hissedebiliyormuş bunu gördüm. Çünkü en kötü kabuslar, bağırdığın ama sesinin bir türlü çıkmadığı karabasanlardır. Sesimin duvara çarpıp geri dönse de, çıktığını gördüm.
Sana bunları anlatabilmeyi isterdim iyi insan olduğunu bildiğim kadın. Ve anlatsam, yürekten anlamak istemesen bile duymak isteyeceğine eminim. Çünkü sevdiğinle vapurda tek bir kağıt helvayı eşit bölüşmek hepimiz için yaşam. Yani yanyana ve bölüşebilir mesafede. Ve kimsenin elindeki kağıt helvayı alıp yerine keçi boynuzu yemen gerektiğini söylemediği. Ben seni anladım galiba, umarım sen de beni...


14 Haziran 2013 Cuma

Ben bu direnişin her rengine aşık oldum ulan

Ben, çatışmanın ortasında “diren iphone şarjı” diye slogan yazabilen çocuğuna aşık oldum bu direnişin
İki gün önce kendini öldürmeye çalışan polise simit tutan gencine
İstiklal boyu maske ve gözlükle gülüşerek yürüyenlere
Deniz’in AKM’nin üstünde en yakışıklı bakışına
Nefesi gazdan kesilmişken kedi yavrularını kurtarmaya çalışanına ve hayvan canını ilk defa insan canından az görmeyenine
“Her yer T...
...aksim, Her yer direniş” diyerek başka bir şehirde zulüm gören tanımadıkları için canını tehlikeye atıp sokakları dolduranına
Taksim anıtını kuyruklu piyano ile işgal edenine
Saldırıdan kaçarken birine çarptığında özür dileyenine
Evini gece yarısı tanımadığı insanlara açan ve ertesi gün polis meydandan çekildiğinde bakkalda soğuk bira kalmadığı için gençlere kovayla buz veren amcasına
İlk defa bir eyleme “git” diyen anne yüreğine aşık oldum

Şafak baskınının ertesi sabahında tepsiyle dolma dağıtmak için kargaşaya karışan teyzesine
Hiç bu kadar komik olduğumuzu bilmememize
Elimdeki yükü her seferinde alıp bölüşene
CNN’e on numara aksanıyla İngilizce röportaj verene
Alt mahallenin çocukları ve yaşlılarına her akşam mutfakta özenle ikram sunanına
Kütüphane kuranına, matematik dersi yapanına, çocuk parkı düşünene, her gün atölyeler yaratanına
Bize edebimizle küfür etmeyi ve “tercih değil yönelim” demeyi öğretenine
Ben bu direnişin her rengine aşık oldum ulan

Ama sokakta geçirdiğim her sakin saatte aklımın diğer şehirlerde kalışının,
Revirlerdeki dehşetin
Öldürmek için saldıranların
Bizi gizlice öldürsünler diye yayın yapmayanların
Kapıyı açtık diyerek içeride polise teslim edenlerin
Her bir vurulma, düşme, yaralanma, acı çekme görüntüsünün
Yayında boy gösterirken kameralardan uzak her meydanı acımasızca vuranın
Tek bir karesinin bile hıncını alamadım
Şimdi gelmişler bana Kabataş iskelesinde tartaklanan kadının hesabını soruyorlar. Bizim ölümüz ölü değil, birim körümüz kör değil, bizim yaramız yara değil.

21 Ekim 2012 Pazar

Usturmaça


Denizlere açıldı içimizden biri
Niçin gittiğini söylemeden...
Özdemir Asaf.

Limandan ayrılırken binbir tembih işitiyorum. "Düzgün sök şu palamarları, çapariz olursun! Açık denize varmadan basma yelkeni."
 
Oysa bir an durup bakınca görüyorum ki, açık denizde bordalamışım tekneyi. Rüzgarın gövdeyi yıpratmayacak ama beni de götürecek kadar dolmasını bekliyorum, Pupa peşinde değilim inan. Her seyir kabulum. Yalnızca, tek başıma sürmedim ben hiç bu mereti. Evet denizi severim, o da sever beni ama tek başıma basmadım hiç ben bu yelkeni. Liman sevdalısıyım bil ki.

Bir okyanus geçmedim, geçen var mı bilmiyorum. Zorlanmış olmalılar. Hayal edildiği kadar güzel olmasa gerek. Ben hep, kısa süreli kaybolsa da ufukta, gidebileceğim bir limanı kerteriz bildim. Yıldız okuyacak kadar açık denizde kalmadım ben kaptan.
Mevsim dönüyor. açık deniz tercübesiz bir yelkenciye ne kadar yardım eder? Poseidon abasını bir tek çingene fırtınasında mı çıkarır? 

Ben gidiyorum kaptan. Al halatlarını, ver halatlarımı. Bu usturmaçaları koysaydık, bu kadar darbe yemezdik, düşünemedim ben. Senin için korkuyorum. Bir anda yalnız kalakalacaksın açık denizin ortasında. Evet söz vermiştim, biliyorum. Ama durdukça bordada usturmaçasız, daha çok zarar görüyor bir yanım. Batmam elbet ve batırmam seni bu küçük vuruklardan. Ama mevsim dönecek, yağmur yağacak. Ağaç yer bu yağmurlar, ahşabın ıslandı mı toparlamak güç. Ama en çok da gitmek istiyorum ben kaptan, affet. Çok korkuyorum ve korktuğumda sığınacak limanım yok ufukta. Ben çok korkuyorum ama gitmek istiyorum kaptan, affet

28 Ağustos 2012 Salı

Çok mu Filiz Akın bugün hayat?

Çok mu seviyoruz? Çok mu çabuk ya da çok mu derin? Saygımız çok mu söylenmeyen sözlere ya da fazla söylenenlere. Çok mu etkileniyoruz biz hüzünlü hikayelerden.
Belki de Yeşilçam artığıyla büyüdüğümüz için. Çünkü aşk hep acı doluydu, imkansızdı, zorluklar oldukça güzeldi, söylenmeyen replikler söylenenlerden fazla ve her şey çoğu zaman siyah beyazdı. Sevilene kurulan cümleler bağlacına kadar şiirsel; mutluluk ise uyduruk naylon poşette sunulan karanfiller kadar basitti. Sonra karanfilleri yitirdiklerimizi anarken bırakmaya başladık mezarlarına, vuruldukları köşe taşlarına, bomba parçalarının yanı başlarına. Bu yüzdendir ben hiç sevemedim kırmızı karanfilleri – ki siyah beyaz filmlerde hayal ettiğimiz kadardı renkleri.
Pamuklara saracağın dostların gözündeki ışığa buruk bakışın, güzel martıların incinmiş telefonlarına diyecek laf bulamayacağın kadar hüzünlü ve zor artık aşk. Kalbinin kırıklarına kırmızı karanfiller bıraktığın hikayeler…
Nazım küllerinden buluşanları anlatır, Atilla İlhan ayrılığın olmadığını, Turgut Uyar en coşkun halini, Behço söylenmeyenleri.. Aşkı anlatır ya hepsi, biz de dinleriz ya hani...
“Sana ne elin derdinden” diyemeyecek kadar sevdiysen, elin hüznünden payına düşeni alacaksın. Zülfü’den Sürgün takıp bir sigara yakacaksın. İzlediğin tüm Yeşilçam filmlerinin hakkını vereceksin…