Sinematografik olarak bir power point sunumundan daha beter olduğu gerçeğine değinmiyorum bile. Öyle öfkeliyim, öyle acıyorum çünkü. Türkiye’nin Amerikayla birlikte Irak’a girmesi propagandasını yapacak kadar Sam Amca Mehmet Ali Birand’ın, film galasında pis bir gülümsemeyle “aferin Can” demesinden şüphelenmeliydim belki.
Filmdeki Mustafa kim mi?
- Yalnız ve psikolojik sorunlarla büyümüş bir çocuk
- tek sıkıntısı parasızlık olan genç öğrenci,
- İstanbul’a adım attığında kendini kadın ve içkinin kucağına atmış genç subay,
- sürgüne gönderilirken aklındaki tek şey sevgilisi Corin olan paşa,
- şansı yaver gidip de orduları toplamış bir kumandan,
- meclis açılışında tüm millete yalan söyleyip yalandan namaza giden bir adam,
- tüm silah arkadaşlarını tek kalemde satıp idamla yargılayan bir lider,
- ilk işi heryeri heykelleriyle doldurmak olan bir diktatör,
- şapka giyip Anadolu’yu gezen, medeniyeti bu sanan bir Avrupa özentisi
- Anadolu’daki sefaletten habersiz gününü gün eden bir cumhurbaşkanı,
- bağımsızlık sonrası tek bir iş yapmadan boş boş etrafta gezinen, canı sıkılan, sabahlara kadar içip filmdeki tabirle “yatakla yemek masası arasında yaşayan” bir zavallı.
- karanlıktan korkan 40 yaşında bir ülke yöneticisi
- Kürtlere özerklik verilsin diyen bir Rum
Yok bunlar filmin arasına sıkışan başlıklar değil. Bunlar filmde olan tüm gerçekler. Hepsinin de altı pek çok kez çizilerek veriliyor. Kurtuluş mücadelesi toplamda 10 dakika kadar yansıtılıyor. Tüm belgelerden özellikle Atatürk’ün ateistliği ve komünistliği üzerine olanlar, kendi sesi ve el yazısıyla ekrana onlarca kez yapıştırılıyor. “bizim kanunlarımız gökten indiği sanılan kitaplar gibi değildir” ifadesini – devrimler sırasında “değerli komünist yoldaşlarım” hitabetini ortaya çıkarmak bir araştırma başarısı değildir! Bu belgeler toprak altından kazınarak da çıkarılmamıştır.
Eğer bu görüntüler yıllardır arşivde yer aldı ve kamu ile paylaşılmadıysa, bu el yazmalarını ilk defa Can Dündar kullanıyorsa, bu 85 yıllık arşivi sadece ona açan bir hükümetten işkillenmek gerekmez mi?
Tek partili rejimi, verilen kimi kararların hatalı olduğu eleştirisi zaten ortada olan gerçeklerdi. Atatürk, günümüz milletvekilleri gibi dokunulmazlığı olan, asla eleştirilmeyen bir lider değildi. Mevcut gerçek, ortaya konan büyük yapıda eleştiri götürülmez bir başarı olduğudur. Bu başarının öncü mimarına duyulan saygıdır ama hiçbir zaman putlaştırılmamış, eleştiriye kapalı kalınmamıştır. Bu belgesel sanılan ppt sunumunda ise cımbızla çekilen tüm aykırılıklar üstüste yansıtılarak çok yanlı ve çok yanlış politikalara yandaş olunmakta; herkesin eline koz verilmektedir. Örtülü ödeneklere, oğullara verilen ihalelere, cihat çağrılarına demokrasi başlığıyla adalet çerçevesinde müdahale etmeye çalışan bize karşılık; kısasa kısas yargısına sahip onlara koz vermek bir katliama yol göstermekten başka bir şey değildir. Ve belgeseldeki tek gerçeklik yine Atatürk’ün bir sözüyle bugünü yansıtmaktadır. Cumhuriyet ilanı sonrasında ilk defa İstanbul’a gelen Mustafa Kemal’i büyük bir kalabalık karşılıyor. Paşam, çok heyecanlısınızdır diyorlar. O ise “kalbimde heyecan yok. Bu kalabalık, gün gelir bizi linç etmek için burada toplanır”
Yok hayır, burada film kaldırılsın, yasaklansın filan demiyorum. Çünkü biz Çin’de youtube yasaklanırken –ne uyuşmuş zihniyet- diye güldüğümüzde başımıza geleni biliyoruz. Yakılmış kitap kokusuna kadar gitmeye gerek yok; kişisel yazılarımızı eklediğimiz Blog sayfalarının yasağı daha 3 gün önce kalktı. Internet sitelerinde altında mahkeme kararını açıklamaya bile zahmet etmeden, kırmızı büyük puntolarla “kapattık ulan” yazan aptallardan değiliz. Herkes istediğini, istediği mecrada söyleme hakkına sahiptir. Benim kızgınlığım, Atatürk hakkında belgesel yaptım deyip, Cumhuriyetçi kesimi izleyeceklerinden bi-haber salonlara doldurup bundan para kaldıran yalancılığa. Bir de filmde ağladıklarını söyleyen, bir halta kafası çalışmayan, şakşakçı pembe dizi manyaklarına.
Yazıya, duygularımı en iyi şekilde ifade eden, büyük Tük düşünürü Kemal Sunal’ın o meşhur sözüyle son veriyorum: EŞŞOĞLUEŞŞEK!!
Can Dündar, en iyisi türbana da girsin!
4 yorum:
blog kapatıldığında ilk işim nedenini araştırmak oldu. meğerse bir lig maçı yayınlamış üyelerden birisi. digiturk denen kuruluşun verdiği uzun cevabın son paragrafı şöyle:
"Bizim amacimiz da tam olarak 'iletisim ozgurlugune ve etik yayinciliga' cozum bulmak
icin basvurulmus bir aksiyondu."
başvurdukları aksiyon nedir? yasaklatmak..
ligin sponsoru TURKCELL di. yazdım. üşenmediler aradılar. dakikalarca tekrar dinlediler beni. "madem ki sponsor sizsiniz paranızı boşa harcamayın. sizin paranızla bize hava atıyorlar" dedim. 24 saat sonra değerli bir arkadaşımın attığı "bloglara ne oldu hepsi açık, kapanan filan yok" mesajıyla hepsinin açıldığını anladım. belki benim yüzümden açılmadı ama eminim digiturk un kafasına değen tuğlalardan birisi de benimkisiydi.. Ve eminim ki en büyüğü TURKCELL e aitti.
Bahsi geçen belgesel ile ilgili doğan medyasında bugün dinlediğim haberlerde, Turkcell e yapılan "bizim toplumun her kesiminden müşterimiz var, sponsor olamayız diyerek sponsor olmadı" haberlerinin de ne kadar gerçek olduğu ortaya çıkmış oluyor.
ekmeğimizle, suyumuzla 30-40 yıldır beslediklerimiz bunlar..
aynen katılıyorum üstat KEMAL SUNAL'ın ve senin dediklerine Rengin: "EŞŞOĞLU EŞŞEKLER!!"
Filmi izlmedim ancak bu yorumlardan sonra izleyecek miyim pek düşüncem yok. Ama kanalları gezerken sürekli belgeselin(!) reklamlarına dinci kanallarda karşılaşıyor ve kendimi "hayırdır" demekten alıkoyamıyordum. Eh sebep az çok anlaşıldı.
Kapatma olayına gelince söyleyecek birşey yok. Kİmin ne yaptığı belli mi?
En acısı da dediğin gibi "Mustafa Kemal" belgeseline gidiyorum sanıp bu zihniyete para kazandırmak ya...
vee mustafa artık özel albümle tum muzik marketlerde satışta! özenle zarar veriniz, mecburen iade olsun :)
Yorum Gönder