7 Mayıs 2015 Perşembe

Sebastiao Salgado - Toprağın Tuzu ile Dayak Yemek

Photo(ışık) – grapher (çizer) Eski Yunan’dan gelen anlamıyla ışıkla çizen adamların en ünlülerinden bir tanesi Sebastiao Salgado üzerine bir belgesel olan Salt of the Earth, bu yılın İKSV programındaydı. Hasbelkader seçip, bilet bulabilmiş olmamın ötesinde, rahmetli Emek’ten sonra sevdiğim ikinci salon Atlas’ta izleme keyfini de yaşadım. Ama şu an size bir film tanıtımı ya da eleştirisi yapacak değilim. Şu an derdim, düzene bakışımın şüpheye boğulduğu günlerde bu hayat hikayesinin ağzımın ortasına acımadan vurmuş olmasıdır.

Bu fotoğraf, Salgado’nun meşhur Gold Mine fotoğrafı. Gördüğünüz her bir küçük nokta bir insan ve karınca yuvasına benzer bir altın madeninde çalışıyor. Bunların hiçbirisi köle ya da paralı işçi değil. İçlerinde doktorlar, mühendisler var. Bu insanlar, bir altın damarı bulunduğunda oradan birer çuval toprak alma hakkı için çalışıyor. Bu güvenliksiz ve kazanın ölümle sonuçlanma olasılığı yüksek olan madende, aldıkları toprak çuvalından altın çıkabilme umudu ile çalışıyor. Bir gram da çıkabilir, bir kilo da; hiç çıkmama ihtimali daha da yüksek. Hepsi daracık merdivenlere tıkışıp, hiç durmayan bir hızla, karmakarışık bir akışla, durmadan bir şey kazanabilme ihtimali ile çalışıyor.

Plaza asansörleri öğle ve akşam saatlerinde çok kalabalıktır bilir misiniz? Daracık bir kutuya sığabilme ihtimaliyle konserve gibi doluşup farklı katlara dağılırız biz. Rastladığımız bir damarı bulduk mu, canhıraş çalışırız, bir kariyer paketinden ne çıkacağını bilmeden. Eğer altın çıkmazsa, başka bir damara. Bir fotoğrafçının o sırada bizi dışardan izlediğini ve bizden sonra Amazon derinliklerinde bir kabile ile 2 yıl yaşamaya gideceğini bilmeden, hayattaki tek yöntem bu madenmiş gibi ve çok sıkılırsak çalıştığımız damarı değiştirmenin bir özgürlük olduğu yanılsamasıyla çalışırız.

O fotoğrafçı da hayatına, bize yabancı olmayan bir senaryoyla, bir üniversitede ekonomi okuduktan sonra, bankada çalışarak başlamış. Karısının makinesi ile hayatta ilk çektiği fotoğraf yine güzel karısı olmuş. Salgado’ya “sen bunu seviyorsun, hadi git çek bakalım. Ne olacağını görelim” diye cesaretlendiren, yıllarca uzak mesafelerde iki çocuk yetiştirip çalışmaya, bir yandan da fotoğraflarının yayınlanması için PR işlerini yürütmeye devam eden güzel karısı. Yıllar sonra kurumuş topraklara can vermek için aileyi cesaretlendiren ve çölden orman yaratan, kurumuş sudan şelaleleri geri getiren, Musa’dan daha çok doğaya fısıldayan güzel kadın.

Peru’nun bir dağ köyünde, zil zurna sarhoş olarak ibadet eden toplulukta, İsa’ya benzediği için onları gözlemlemek için gönderilen mesih muamelesi gören Salgado, Amazon’un medeniyetten uzak yerlilerinin de ahbabı oluyor 2 yıl. Böyle böyle 100 üzerinde ülkeyi geziyor proje proje.

Salgado’nun yaşadığı tek bir anıyı yaşasaydım, hayatımın olayı diye yıllarca anlatacağımı düşündüm. Ne kadar azıyla öleceğimden korktum. En çok, Afrika’da büyük göçte ölen çocuklara değil de, büyük bir bencillikle kendime ve hayattaki azlığıma ağladım.

Kaybolan, kaybedilen ve ölen yüzlerce insanın kepçelerde taşındığını izlerken kamerasını sıklıkla bırakıp ağlama molaları veren Salgado “iki adam, gömülemeyen insan ölüsü yığınına doğru sohbet ederek yürüyor. Birinin kucağında ölmüş çocuğu var. Çocuğu yığına bırakıyor ve sohbet ederek dönüşe geçiyorlar.” diye anlatıyor durumun canlandırılamaz boyutlarını.

Salgado “İnsanın kalbindeki kötülüğün bitmeyeceğine ve insanın insana kötülük yapmaya devam edeceğine inandım “ diyerek, yıllarını doldurduğu Sosyal fotoğrafçılığı bırakıp doğa fotoğrafı çekme kararı alıyor. Herkes ayağa kalkıyor “bilmediğin alan” diye. Bana sorarsanız, dünyanın en büyük insan yıkımını izledikten sonra, Salgado’un yaratılmaya, yaşama ihtiyacı vardı ruhunu dindirmek için. “öğrenirim” diyor – ki yine bence hayvan portresi adıyla yeni bir tarz yakalıyor eski alışkanlıklarıyla.

Salgado, mesaj almasını bilene ne kadar az olduğunu ve ne kadar az öldüğünü anlatıyor. Kaçış planınızı çizip cebinizde tutun diye

0 yorum: