Showing posts with label mutluluk. Show all posts
Showing posts with label mutluluk. Show all posts

Sunday, 28 December 2008

mutluyuz di mi...

Bırakıp gitmelerin tren garı ayrılıkları kadar acı vermesinden gayrı derdimizi yok. Bu da geçecek yakında, yakını beklemekle avunuyoruz. Beklemenin keyfini çıkaramayan iki telaşlı çocuk. Zaman geçip gidiyor işte; güneş erken batıcı, sabah hemen olucu, paydos geç gelici. Avunuyoruz; gittikçe delirdiğimizi bilirken geriye kalan yarım akıllarımıza bin şükürle avunuyoruz. Kıçımıza kaçan toz pirelerine altmışaltıya üç bir krallık kuruyoruz. Her şey öyle kolay geliyor, öyle bizim için dünya. Ki o dünya yıkılsa, köşede bir küçük yeşil efe açtırıp balık sofrasına kurulacağız; fonda hep mi sevdiğimiz şarkılar, hep mi taze biter topik.. Dünya yıkılsa, altında beraber birer tek rakı, bas bariton bir Vücut İkliminin Sultanısın söylemeden ölmeyiz biliyorum. Ki beraber ölmenin şekline bile yemin etmişken yerkürenin tek komünist toprağında. Başım dönüyor.. yok rakıdan değil… başım dönüyor, toplama beni.. gerçekliği kaybetmeye başladığımın tek kanıtı bu…

Sunday, 12 October 2008

Sev dünyayı, açılır her kapı işte SUSAM SOKAĞI

Susam Sokağı, TRT’nin bizim kuşağın kişilik gelişimine vurduğu en büyük damgaydı sanırım. Clementine’den korktuğunu 20 yaşından sonra itiraf eden bir kuşaktan bahsediyoruz. Hakan Abi’nin minik kuş ile aynı evde yaşamasında zoofilik bir yapı aramayacak kadar saf, Edi ve Büdü’nün gay olmadığını düşünecek kadar özgür düşünceye sahip ve Tahsin Usta’nın bedava bisiklet tamir etmesini garipsemeyecek kadar iyiliksever bir kuşaktan.
En nihayetinde ben tırtılların asla asla asla asla kahverengi bot giymediği bilincinde ve tanımlayamadığım cisimlerin köşelerini sayarak muvaffak olabileceğime inanan bir çocukluk geçirdim. Bugün bile ‘Hulahop tereyağlı ballı ekmek’ diyen bir Yaman Sarısaman
karakterini, koca kafalı ve bol makyajlı Bratz kızlarına tercih ederim. Kaldı ki tek parmağını havada tutarak ‘kurabiye yemenin incelikleri’ni anlatan bir kurabiye canavarı bin pokemona bedeldir!
Biraz büyüyüp de ünlü Muppet Show’un yönetmeni olarak gördüğümde Kermit, benim için Fatih Akın’dan daha çok Türktü. Ortaokulda Orhan Veli’nin Yazık Oldu Süleyman Efendi’ye şiiri okunurken hep bu şarkı çalmıştı kafamda. Hiç birşeyden çekmemişti Süleyman Efendi nasırından çektiği kadar- arada kalmıştı
ve başına gelen en acıklı durumdu bu Kermit’in… Yüksek sesle söylediğimde herkesin devamını getirebileceği çocukluk şarkılarımız var hiç yoksa- TRT korosunun, karşılaştırma yeteneğimin yeni geliştiği bir dönemde, bir gün ormana baltayla giren-ertesi gün fidanlar ağaca dönmeli yurdumda diye tüm algılarımı bertraf eden muz çoraplı çocuk korosu hariç elbette.
Susam Sokağı’nı geri istiyorum! Muppet Show için TRT’ye mektup yazmışlığım bile var!
1-2-3-4-5-6-7-8-9-10-11-onikiiii….. Bu benim önüm, önüm önüm… keyifli, neşeli, tasasız çıkar hayatın tadını… dağdan bir kız geiyor döne dööneee… en sevdiğim sayı altı... yukardakilerrr-aşağıdakilerrrr… yep, yep, yep, radyo, radyo, radyo, radyo…

Thursday, 9 October 2008

Singin' La La Lala La La Lé...

Mutlu olmak ortak gaye: Katliamlar ve evliliklerin tek ortak noktası... "Herkesin derdi kendine büyük" derdi annanem; herkesin derdi kendiyle büyüyor artık. Hep bir yanımız eksik; hangi deliğini yamasak elek gibi yaşamımızın, hep bir tarafından su kaçırıyor. "Tam" olamıyoruz bir türlü, tamamlanmaya çalışıyoruz o yüzden. "İnsan buldu mu bırakmamalı peşini. Neyi, niye bekliyoruz ki..." sevdiğim ve çok ağladığım sahnenin, okunduğunda basit gelen ama izlenince anlamlanan repliği. Ama yaşam herşeyi istediğin sırada yaşamana bazen izin vermiyor. Aralar sokuyor araya-aralandıkça eleğin deliklerinden akan su çoğalıyor, yamamakta zorlanıyor insan. Ne diyebiliyorsun ki 'neyi, niye bekliyorsun', ne diyebiliyorsun ki 'neyi beklemekten niye yoruldun'. -ebilememek bileşik fiilli bir hikayenin uzağındaki izleyici olarak 00:45'te bir Cold Play şarkısı* dinlemek kadar pedal gitar ritimleri, ritim vokalleri ve aksak davulu. İnsan o yüzden bu kadar güzel bir piano ile bitsin istiyor...

*Cold Play - Cemeteries of London

Tuesday, 23 September 2008

In a Manner of Speaking…

Yoksun bırakmasın bir daha hayat, dar zamanlara çok şeyler sıkıştırmayı öğrenmişken biz. Varlığını hissetmediğim an olmamıştır da, kokunu bir daha özletmesin bu kadar. Daha mevsimi döndürememişken içimde ve şımarık kız çocukları gibi söylenirken güneşi kaybettiğime, kente düşen yağmuru bu akşam bu kadar sevdiysem bil ki ıslanmanın anlamı olduğundan kabullenişim kışa kayan sonbaharı.

Dinleyecek öyküler var yakılmış bir krallığın külleri ortasında. Mevsim dönüp de rüzgarda kalınca duvarları örülür mü yeniden bilmiyorum. Birilerinin toprağının kokusunu duymasından bile korkarken soyunup oturulan krallık, akıtılan gözyaşının hatırına kendini bir daha gösterir mi bilmiyorum. Aidiyet ekleri katılır mı yine sözlüklere ve bu kadar tashihe mahal kalmadan konuşulur mu yine o kıyıda bilmiyorum. Yan yana büyür müyüz yine, ölçüp biçmeden çıktığı gibi gelir mi yine sözler ve sıralamakla bitmeyecek kadar çok şey kısacık zamanlara sığar mı yine hiç bilmiyorum. En azından büyüdüm, ya da sadece büyük bir kız çocuğuyum artık ve anlatacak çok şey var, biriktirdiklerimi açgözlülükle salmadan zamana yayıyorum. Benim gibi telaşlı anlatıcılar için zor. Belki de şarkıda söylediği gibi her şeyi hiçbir şey söylemeden anlatmayı öğrenmeli…

*Novelle Vague: In a manner of speaking

Sunday, 21 September 2008

Tüm sonradan öğrenilmişlikleri atıp

Adadan beri böyle… Garip bir iç huzur, kimi zaman sersem bir gülümseme yapışan suratıma, dünya yıkılsa çok da canım sıkılmayabilir. Adaya adım attığımdan beri böyle… Ardından çok söz, çok hikaye yazdım elbette. Ama oradayken çok sevdiğim birine birkaç satır karalamıştım. Bozcaada postanesinden üzüm resimli bir pulla yollamak istesem de son noktayı koyamamışım adanın rüzgarında.

“…diyeceğim odur ki, evim galiba orası. Kaynağını bilemediğimiz Egelilik de oradan geliyor. Biraz rüzgarda migreni tutan ben adanın poyrazında ıslak saçlarımı kuruttuysam; iki kadehte yanaklarım pembeleşirken öğlenki soğuk şarabımı gece rakıyla aldattıysam bil ki evim orasıdır. Geçirdiğin yarım günün sonunda sen sandığın her şey gidip de kendin kalınca ortada, üstündeki şehirlilik gömleklerini bir bir soyunup çırılçıplak durunca poyrazda, anlıyorsun…”

İçimin deniz ve poyraz kokusu, kentin baskın beton kokusuna rağmen hala geçmedi. Sadece nefes alabilmemize anlam veremiyorum bazen. Hava kokusu alamıyorum çoğu zaman; yıldız görmek mucize istiyor ve mucizelere inanmıyor bu kentin insanları. Zaten kafasını göğe çevirdiğini de söyleyemem pek, içlerinde “accross the universe” çalmıyor hiç. Demek değil ki her gün bayram, ben bir Pollyanna sokaklarda, kasaba halkıyla müzikal çeviriyorum. Ya da demek değil ki her Pazartesi neşeli şarkılarla işe gidiyorum-trafik sıkışıkken yandaki otobüse küfretmiyorum ve gazete başlıklarına tebessümle bakıyorum. Gün yine aynı, kapalı havalar beni de depresif yapıyor elbet, hala yarım kalmış aşkların ve kanayan başkaldırıların acıları içimde, hala hüzünlü şarkılar ağlatıyor. Ama, dedim ya adaya gittiğimden beri rüzgarla temizlenmiş bir kadın, içimde ütopyaya inancını büyütüyor… kendi ütopyama… sadece bizim gibilerin varolduğu günlere inancım, ne kadar büyüsem de bitmiyor. Herkesin eliyle fesleğenin yapraklarına dokunup koklamak kadar hissetmeyi sevdiği bir yaşama... Geçmişin acılarına, işkencelere, baskı gören azınlıklara, güçlü ve inatçı kadınların çocuk yetiştirdiği topraklara, kana bulanan kent meydanlarına, çocukluğa işleyen postal izlerine, yakılmış kitap kokusuna, susturulmuş bağırışlara, yasaklara ve yasaklananlara saygımızı yitirmeden, her yağmurla hafızalarımızı silmeden, bu kadar çabuk unutmadan kuracağımız ütopyaya inancım hiç geçmedi… Bahçesinde çocukların koşturduğu, mavi pervazlı, beyaz badanalı evlerin arka bahçesine kurulan çilingir sofralarında, iki parmak rakıyı paylaşır gibi eşitlikçi ve apolitik günlere inancım geçmedi. Yeraltı edebiyatının karanlık sever yazarlarının da, sokakta sızıp kalan gececinin de, arka mahalledeki fahişenin de, senin de benim de bir sabah uyanıp günaydınlaşacağımız sabaha, sadece emeğin ve yaratıcılığın değer bulacağı zamanlara… Adada kendimle kalınca fark ettim ki, inancım hiç geçmedi… adadan beri böyle...