Friday, 27 July 2018

Deniz bile aci ceker ah agapi mou



Ulkenin Ege kiyilari gibiyim; Yunanistan’a orta Anadolu’dan daha yakin. Cogu zaman Yunan radyosu cekiyor tozlu tali yollarda surdugum arabada. Deniz goren bir manzara tepesinde mola versem, karsimdaki daglarin neresi oldugunu tahmin etmeye calisiyorum. “Midilli… Yok, yok Ayvacik’in sahili.”

Karsi kiyiya her adim attigimda, icimi icimden alan bir mutluluk kokusu - deniz, yaban kekigi ve cam agici kokar mutluluk – kapliyor. Koku hafizamin cok derininden, sanki nesiller oncesionden bir huznu cekip cikariyor. Sanki dun beni kayiga koymuslar, bu sabah tanimadigim topraklara birakip gitmisler gibi. Sarkida dedigi gibi “ kayiklar kiyidan ayrilirken ah agapi mou, sanki canim etimden ayrildi”

Yunanistan’in hangi kasabasinda bir kahveye otursam hatirladigi uc Turkce kelimeyi soyleyip – ki o kelimelerin bir tanesi illa ki arkadas – keyifle kahkaha atan, agirmis saclari ozenle geriye taranmis, kisa kollu mavi gomleginin cebinde adinin bas harfleri islenmis bir yasli delikanli yanima oturuyor. O kahveden en az iki kisinin ailesindeki mubadele hikayesini dinliyorum. “Trapezus’dan benim atam. Papazoglu bizim soyadimiz orada, simdi degismis.” Her seferinde neden Yunanistan’da nesiller boyu aktarilan bu hikayelere Turkiye’de cok nadiren ve parca pincik bilgilerle rastladigimi dusunuyorum. Anilara sahip mi cikmiyoruz, cok mu cabuk asimile oluyoruz, bize ‘Yunan’ derler diye korktugumuzdan mi susup saklamisiz aile icinde. Hic bilemiyorum agapi mou.

Sokaktan asagi sohbet ederek yururken karsi kaldirimdan kirik dillerine meftun oldugum baska bir yasli delikanli sesleniyor “hey, nereye gidiyorsun?”. “Istanbul’dan misin? Kurtulus’taki pastane duruyor mu hala? Bir de sey vardi, Ajda Pekkan. O da duruyor mu? Benim bir arkadasim vardi Kurtulus’ta, Kemal’di adi. Cok severdim ben Kemal’Ii, cok samimi davrandi bana. Kardes gibi yani. Bana bir gun “gavur” demedi anadin mi? Sen bilir misin, otomobil atolyesi vardi Tarlabasi’nda? Cok severdim Kemal’i. Tanir misin?” Ah tanisam o Kemal’i. Allah belami verse, baska kimseyi tanimasam da o Kemal’i tanisam, kavustursam seni onunla. O zaman sana bir omur cektirdigimiz hasretligin ozrunu bir parca dileyebilir miyim?

Saturday, 5 September 2015

Çok Kibardı İstanbul’un Rum Garsonları


3 tarafı denizlerle çevrili yurdumuz, geçmişinden utanmak isteyenler için bir cennet niteliğindedir. En küçük cenaze taramalarından, büyük işkencelere kadar her renk ve zevke göre utancı bünyesinde özenle barındırmaktadır. Ortamını bulup da utanmaya başladınız mı, ardı arkası gelmez. Öyle bir utanır, öyle bir utanırsınız ki, sizden sonrakilere utanç kalmaz. Bu sebeple toplumsal hafızamız da bir avuç fil hafızalı ve Yılmaz Özdil şiirleri kadardır.


Bu utançların benim yüreğimde en geçmeyeni 6-7 Eylül’dür. 60 yıl boyunca bir isim konacak kadar bile konuşulamadığı için tarihle andığımıza inandığım, acı dolu 6-7 Eylül. Geçtiğimiz yıllardaki yıldönümünde açılan fotoğraf sergisinin ülkücüler tarafından basılıp dağıtıldığı 6-7 Eylül.

Bugün “Araplar bastı iyice” diye söylendiğiniz Beyoğlu’nun, hep trafiğinde takıldığınız Kurtuluş’un, Tatavla’nın, Moda’nın, İzmir Fuarı’nın, belki yüzlerce kez önünden geçtiğiniz binalarında, karşı komuşusu tarafından malını mülkünü geçtim, bir de canına ve namusuna kast edilen sahipleri. Menderes’in başkanlığında ince ince işlenen büyük kumpas ile ellerinde Rumlar başta olmak üzere gayrimüslimlerin ev ve işyerlerini belirten dökümler, hepsi birbirinin aynısı sopalar ile saatlerini kurmuşçasına aynı dakikada onlarca yerden hareket eden paralı provokatörler. Yanındaki Rum çırağı “sen erken git evladım bugün” diyerek korumaya çalışan ve sopayı kaptığı gibi saldıran güruha katılan gaddar, cani, sapkın insanlar. Kendi tanıdığına “o bizim gayrimüslimimiz. Tanıyoruz” gibi mantık sınırlarını aşan bir yaklaşımla,
Moda’da yağmayı bırakıp elinde sopa ile Lefter’İn evini korumaya giden o sakin yuzler.

Bugün kendinden gayrısı ile bir arada duramama, barışı bir türlü inşa edememe sebebimiz, Moda’daki Rum mezeciyi, Beyoğlu’ndaki Ermeni kürkçüyü, 75 adet Rum Ortadoks Kilisesi’nin tamamını yakmaya, öldürmeye, evini basmaya giden; daha önce hiçbir sabıkası bulunmayan sıradan insanların oluşturduğu on bin kişilik cani topluluktur. Bugün daracık bir kültürde, paskalyaların farklı günlerde olduğunu bile bilmeden büyüyen çocuklarımızın kolayca faşist olabilme ihtimalini yağma ile yok eden adamlar, elleriyle inşa etti.
Geçen yıl bugün, Kurtuluş’ta merdivenlerine oturarak gözümde canlandırmaya çalıştığım evin üçüncü katında, 60 yıl önce kaynatılan kazanlarca su ve kezzap ile canını savunmayı uman Rum kadının korkusunu hayal edin. Karşısındaki gayrimüslim mezarlığında onlarca adam toprağı kazarak, ölüleri dışarı çıkarmakta. Mezarlık duvarında boydan boya dizilmiş polis adeta onları koruyor. Beyoğlu tarafından üçüncü kez karanlık bir duman yükseldi, yanık kokusu hiç dinmedi akşamdan beri. Alt mahallelerden kadın çığlıkları geliyor. Eve gelen kocası canını zor kurtarmış yüzü bembeyaz. Diğer 5000 mülk gibi onun da dükkanını demir testereler ile kesip içindeki malları yağmalarlarken, onu hanın arka avlusundan kaçıran Türk komşusundan dahi korkmuştu.

“Papazın kızlarını istediler. 'Burada yoklar' dedik. Papazı aldılar, bir motosikletin arkasina bağladılar, yol boyunca çektiler." 


Gazeteler yazmıştı oysa. Buradaki kiliseler Kıbrıs’taki Rum çetelerine para topluyordu. Atamızın da evinde bomba patlatmışlardi. Yazıyordu işte, normalde 50bin tirajlı iken, o gün acil baskı ile 290bin basan ve az önce ellerine bedavaya tutuşturulan dandik İstanbul Ekspres gazetesi yazıyordu. Yağma mübahtı, elin varmıyorsa da ispiyon devlet borcuydu.
Ertesi gün kaçamadı Türkiye’nin yaralı azınlık toplulukları. Yunanistan sorun çıkardı, Türkiye malların satışını durdurdu – zaten sonra da büyük kısmına el koydu. Toplamda 6 aya yakın, zulüm gördükleri bu topraklarda mecburen kaldılar. Sonra da zengin kültürlerini, kırık yüreklerine doldurup gittiler. Memleketi, bugünkü faşist ve cahil topluluğun baskın olduğu hale getiren vahşiliği ile başbaşa bırakıp göçtüler. Çok az konuşan tanığı dışında, sözleşilmiş bir büyük suskunluğun utancını yaşıyoruz. Mübadele ardından Varlık Vergisiyle tırmanıp 6-7 Eylül’le darbe yiyen insanlık, Kıbrıs harekatı ile de kalan son cemaatlerini kaybettirdi İstanbul’a.


Yunanistan’a ilk defa giden babama, garsonların tüm ülkede ne kadar neşeli ve hoş sohbet olduğunu anlatırken “ah tabi ya” diyor gözleri dalgın. İstanbul’un Rum garsonları vardı. Çok kibar, zarif adamlar. Mekana gitmenin sebebiydi onlar. O ihtimam, güleryüz… Bir gece saat iki miydi ne, canımız makarna çekti. Ziftlenmişiz bir yerde, hiçbir mekan bakmaz yüzümüze. Gittik Koço’ya. Dedik ‘usta bize bir tencere makarna yapar mısın?’. İkiletmeden ‘tabi beyim’ dedi, özenle servis açtı. Çok kibardı İstanbul’un Rum garsonları.”

12 yaşında yatılı bir çocuktu babam 6-7 Eylül’de. Karaköy’deki Fransiz lisesinde papazlar telaşa kapılmıştı. Türk ‘bebe’leri, Türk vahşilerden nasıl koruyacaklarını düşünüyorlardı, tünelleri inceliyorlardı. Çocuklar hiç anlayamadı olanları.

Thursday, 23 July 2015

Kalemden Gelen Budur

Acısı, öfkesi ve kötülüğü bitmeyen ülkenin, hala “Bir köşesinde domates yetiştiririm. Arka bahçede de rakının dibini kardeş payı yaparız” hayalini 33 yıldır söndürmemiş neferiydim bendeniz. Hayattaki her bir yılıma bir hayat denk düşürecek kadar çok çocuğu bir günde öldürdüler. Filtresiz gülüşlerine utancımdan uzun uzun bakamadığım, ama mutlaka bir yerden hatırladığım çocukları. Hani 10 yıl geçmese bizim fakülteden diyeceğim çocukları. Hani şu sosyolojideki kıvırcık kızla, hep kantin girişinde takılan esmer oğlan. İyi düşünen insanları, iyi düşünen insanların gözleri bir yerlerden ısırır mı hep? İyi düşünen insanları, kötü düşünen insanlar bir yerlerde öldürmek ister mi hep? İyisi bu kadar iyi, kötüsü bu kadar mı kötü olur bir memleketin? Dandik senaryoların uydurma kahramanları gibiyiz. Ya Hulusi Kentmeniz ya da Suzan Avcı.

Ben sanırdım ki, 30’dan sonra herhangi bir anda, yüzümde kırışıklar belirdiğinde ve arkadaşların çocukları ‘teyze’ diye seslendiğinde yaşlandığımı anlayacağım. ‘Benim içimdeki çocuk’tan alıp sazı ‘hissettiğin yaş’a kadar götürürüm sanırdım. Bu ülkede, kendi yaşından küçük bedenlerin cenazesine gittiğinde anlıyormuşsun yaşlandığını. Berkin’i toprağa verirken parçalanan çocukluğuma, uçurtmanın ucuna resmini bağlayıp göğe salmak pansuman olmuş muydu? Yitip gidenlerin ardından çocuksu ritüeller yapmak ayıp mıydı? Yasımızı da bulunduğumuz tarafa göre tutmak zorundayız değil mi? “Taraf olmazsan bertaraf olursun” özlü sözündeki müzikaliteye çomak sokan kabadayı tavrından kıllansaydınız hiç yoksa. Ben insanlıktan yana taraf tutuyorum, adam nefretten yana. Elimde insanlık başıboş bekliyorum. Uluslararası ehliyeti yok çünkü 'insanlık' tarafının. Acımızın uluslararsı bir geçerliliği oluyor mu peki? Unuturlarsa onların da kalbi kurusun değil mi?

“Allah evlat acısı yaşatmasın” tümcesini, bu kadar çok çocuk öldürmemiş bir Letonya dilbilimcisi dehşet içinde inceliyor mu mesela? Başka ülkelerdeki iyi insanlar da bizim çocuklarımıza üzülüyor mudur? “Alexis’in adını biliyoruz ve unutmuyoruz” diye hatırlattı dün bir arkadaş. Ege’nin hatırına Ali İsmail yazmış mıdır bir Yunanlı grafitici duvarlara? Yıllardır birinin ismini an gelir de unutursam, ellerimle kurşun sıkmış olurum sandığım bunca gidenin ardından, 32 çocuğun adını aklım almaz ki acısını yüreğim kaldırsın.


Ben şimdi kan değmemiş hangi toprağı bulayım da ekeyim hibrit tohumları?

Thursday, 27 November 2014

Küba Notlarım: Çocuklar Dünyaya Mutlu Olmak için Gelir

Benim gibi balık hafızalı insanlar, eski tanıdıklarına, gezdikleri yerlere ya da izledikleri filmlere dair pek çok şeyi unutsa da, hepsine ait duyguları baki kalır. Bu yüzden gezi önerilerinde mekan önermeyi beceremez ama şehirlerin ve insanlarının bıraktığı duyguları iyi tanımlarlar.

İşte Küba, böyle bir balık hafızalının oturup ağlayacağı cinsten bir ülke.
Total Amerikan propagandasına değen her film, kişi ve belgeye atıfta bulunarak “Ama oradaki sefaleti turistler görmüyor” gibi hariçten gazel okuyacaksanız, yollarımızı burada ayıralım lütfen.

Öncelikle ekonomik ayarları özetlemek gerek. Küba Peso'su ve Cuc adı verilen turist Peso'su iki ayrı para birimi. 1 Cuc, 1 USD’ye ve aynı zamanda 10 Küba Peso'suna eşit. Emekli maaşı 10 dolara denk geliyor. Çalışanlar ise aylık 20 dolar civarında kazanıyor. Siz bir turist olarak Küba Peso'su ile alışveriş yapamazsınız. Yine bir turist olarak ülkeye Amerikan doları ile girip, döviz bozdurursanız da, ekstra ceza ödersiniz. Bu zeki duruşu, havaalanında dolar bozduran turistlere Meksika dalgası yaparak kutlayabilirsiniz. 

Karne sistemi hala geçerli fakat karneye getirilen kimi kısıtlamalar sebebi ile bu malzemeler yaklaşık 15 günde tükeniyor. Bu sebeple sokakta insanlar sizden “sabun” ve “tükenmez kalem” isterler; ki yokluk içinde yaşayan, işsiz birinin temel ihtiyacının “temizlenmek” ve “yazmak” olması yine gözleri dolduran bir durumdur. 

Özellikle Havana’da ama genel olarak da her şehirde, her dakika birisi gelip elinizi sıkar ve sizinle tanışarak ahbap olur. Bazen bir şeyler satar, bazen de sadece sohbet eder. O sohbetin sonunda doğal bir şekilde sizden 1 Cuc ister. Komünist bir düzende, doğal olarak paylaşmayı bekleyerek sizden para isteyen bu kişinin dilendiğini söylemek sizin değerlendirmenize kalmıştır ama bana sorarsanız hayvanlık olur. Yaklaşık 2TL olan bu talep, sizi fakirleştirmeyecek ama talep eden Kübalı kardeşimin hayatında önemli bir satınalma gücü yaratacaktır. Sadece hiç reklam görmediğiniz bir hafta ile gevşeyen tüm beyin kıvrımlarınızın yüzü suyu hürmetine bile o 1 Cuc verilir, vatandaşla vedalaşarak uzaklaşır!

Raul, turizm ve limitli serbest ticaret ile kazanılan gelirler sebebi ile ihtiyacı olmayan kişilerin karneden faydalanmasını engellemek için karneyi tamamen kaldırmayı hedefliyor. Bu limitlere karşın her çocuğun, 15 yaşına kadar her gün, 1 lt soya sütü ve su hakkı bulunuyor. Çünkü çocuklar bu ülkede kutsal.

Fidel’in “Çocuklar dünyaya mutlu olmak için gelir” sözü, bu meta yoksulu ama kültür zengini insanların hücrelerine kadar işlemiş. Devrim ile birlikte çocukların bakımı hamilelik döneminde, hamile kampları ile başlıyor. Tercih eden hamileler burada yatıp, hemşireler ile her gün gerekli sporlarını ve ihtiyaç duydukları gıdayı alarak sağlıklı bir hamilelik ve doğum süreci geçiriyor. Devrim sonrası tüm karargahlar düzenlenerek büyük bahçeli okullara çevrilmiş. Günlük hayattaki büyük yokluğun içinde pırıl pırıl üniformaları ile, neşe içinde sokakta dolaşan çocuklarla gülümseyerek konuşmak, başlarını okşamak neredeyse kanun gibi. Akşam saatlerinde, dışından birbirinden parlak renklerle badanalanmış; içerisinde ise sadece bir sallanan koltuk ve televizyon olan kapısı açık evlerin eşiğinde, işten dönen erkekler, koca göbeklerinde bebekleri zıplatarak oyun oynuyorlar. 

Havana’dan uzaklaştıkça ve daha ufak kasabalara gittikçe hayat standartları yükseliyor. Toplam bir yoksunluk hakimiyetini korusa da, köyün şehirden daha çok kalkındığı bir ülke Küba. Her sokak köşesindeki mahalle parkında 13-15 yaşlarında çocuklar, ilk gençliğin heyecanı ile süslenip, tamamen güven içerisinde sabah gün ışıyana kadar sohbet edip şarkılar söylüyor. Ve siz onları izlerken yoksulluk ile yoksunluk arasındaki farkı, kimi kader olan coğrafyalarda parayla huzuru satın alamadığınızı bir kez daha hatırlıyorsunuz.

Sevgili rehberimiz ve tanıyabileceğiniz en naif insanlardan biri olan Deniz Yalav, “devrim yaşlılara vadettiklerini veremedi ama çocukları hayal ettiği yere getirdi” demişti dolaşırken. Zengin çocuğu Fidel ile neşeli devrimci Ernesto’nun, ne kadar başardıkları tartışılsa da çocukların mutluluğunu hayal ettikleri bir devrimden, eve dönmek çok zordu. Belki bu yüzden “memleket” gibi burnumda tütüyor, Amerika’ya 56 yıl kafa tutmuş bu gülen insanlar ülkesi.

fotograflar için: reng.in

Friday, 6 June 2014

Nasıl

Kendimi bir anda uzay boşluğunda gezerken buluyorum. Ana konudan bağımsız ne konuşulursa – ki en temel örneği araba jantı, alınan bir kıyafet, maçtaki pozisyon ya da şahane “cookieler” yapan o yeni cafe olabilir- kendimi nefes alamadığı için susan, boşlukta asılı, kasksız bir astronot gibi hissediyorum.

Boğazımla, midemin hemen üzeri arasındaki yük ve çekilme hissi hiç durmuyor. Uzak bir şehirde,...
bol yıldızlı göğe makyajsız bakıp içerken bile aklımdan şiirsel kelimeler değil “nasıl” geçip duruyor. Bu nasıl, kendini “nasıl değişir”den, “nasıl olur böyle şey”e uzanan farklı kumaşlarda dokuyup duruyor. Kafamda dokuma tezgahı sesi.

Utancım büyüyor da büyüyor. Hayatımda ilk defa bir çocuğun cenazesine gidiyorum. Bu ülkenin Ork’ları bana bunu zorla yaşatıyor. İçimdeki kara kaşlar martı olup uçamıyor. Elimde telefonla, bağıra bağıra ağladığım o sabah, içimden uçamıyor. Uçup giderse gözüm kör olsun.

Elim kömür, yüzüm kömür. Üzerine bir kelime söyleyecek yüzüm yok, utancımdan gömseler beni buraya, sesim çıkmaz. Dakika dakika tükeniyorum. Gece üçten sabah altıya uyuyup uyandığımda uykumdan çok insanı yitiriyorum. Ork’lar basıyor yine ortalığı. Sus diye bağırıyorum, sesim çıkmıyor kabuslardaki gibi. Bitmiyor acısı, dayanılır şey değil.

Nereye dönsem, neye baksam “nasıl”. Aklım başka türlü işlemiyor. Mehmet diyorlar içim kor, Abdocan diyorlar içim kor, Ali İsmail diyorlar içim kor, Berkin diyorlar içim sel. Kanıma pansuman yapacak kadar susmuyorlar, durmuyorlar. Sınır demiyorlar, çocuk demiyorlar. Anneler konuşuyor, anneler ağlıyor, anneler tükeniyor, öfkem tükenmiyor. Bıraksa acımı yaşayacakken acımı illa ki konuşup öfkeye vurduyorlar. Sarmala kapılmış dönüyorum, kasksız bir astronot gibi.

Sahip olduğum herşeyden, bulunduğum her yerden utanıyorum. Şirazesiz sarkıtlar gibi.

Saturday, 18 January 2014

#GEZİ - Tek yapmak istediğimiz durmak ve hayatı sevmekti


İçinden gelsem de “nasıl bir şey yaşadık biz” şaşkınlığım geçmiyor. Bir yıla yaklaştı ama çok uzak bir anıya hala üzülür gibi uzaktayım sana. Her yazı, fotoğraf, görüntüye ilk başladığımdaki belgesel izleyicisi duruşum, içimin titremesi ve ardından yutkunamadan ağlamakla sonlanıyor. En sevinçli anlarda bile bir arkadaşla bakışıp anlamlı bir dudak bükme, hak verme, saygı duyma - tıpkı metrodan çıkarken beni alkışlayan ve devir teslimi yaparken alkışladığım, adını bilmediğim kalabalık gibi.

Biz seni sevebilirdik oysa, hiç tanımadığım ve sonra da tanışmadığım insanlar beni çok sevdi-kesin bilgi. Tek yapmak istediğimiz durmak ve hayatı sevmekti, izin vermedin. Bilmediğim sloganlar ezberlettin, solüsyon tarifleri, ilk yardım bilgileri öğrendim senin yüzünden. Ben sadece durmak ve durduğum anı sevmek istemiştim, mutsuzluğun buna katlanamadı. 

Tarih çok bok, tarih zulümlerinle dolu. Yeni bir başlangıç yaparız sanmıştım hayatı öğrenirken. Salak gibi hala umutluyum. En çok da buna dayanamayacaksın. Bir geceyarısı maskelerle dolaşan milyon kişi, ertesi gün “müdahale yok” sözüne inanıp dal-taşak gezdik biliyor musun?  Biz kötüyüz ama çevremiz çok iyi. En çok da buna dayanamayacaksın. Her yeni güne inançla kalkacağım salak gibi. Salaklığı severek dolaşacağım.

Bırak artık peşimi, sadece durmak ve hayatı sevmek istiyorum

“Bir dünya istedin kardeşçe, olamadı. Kalbim, dayanmak artık kolay değil, bırakacak gibisin yarı yolda”

Friday, 14 June 2013

Ben bu direnişin her rengine aşık oldum ulan

Ben, çatışmanın ortasında “diren iphone şarjı” diye slogan yazabilen çocuğuna aşık oldum bu direnişin
İki gün önce kendini öldürmeye çalışan polise simit tutan gencine
İstiklal boyu maske ve gözlükle gülüşerek yürüyenlere
Deniz’in AKM’nin üstünde en yakışıklı bakışına
Nefesi gazdan kesilmişken kedi yavrularını kurtarmaya çalışanına ve hayvan canını ilk defa insan canından az görmeyenine
“Her yer T...
...aksim, Her yer direniş” diyerek başka bir şehirde zulüm gören tanımadıkları için canını tehlikeye atıp sokakları dolduranına
Taksim anıtını kuyruklu piyano ile işgal edenine
Saldırıdan kaçarken birine çarptığında özür dileyenine
Evini gece yarısı tanımadığı insanlara açan ve ertesi gün polis meydandan çekildiğinde bakkalda soğuk bira kalmadığı için gençlere kovayla buz veren amcasına
İlk defa bir eyleme “git” diyen anne yüreğine aşık oldum

Şafak baskınının ertesi sabahında tepsiyle dolma dağıtmak için kargaşaya karışan teyzesine
Hiç bu kadar komik olduğumuzu bilmememize
Elimdeki yükü her seferinde alıp bölüşene
CNN’e on numara aksanıyla İngilizce röportaj verene
Alt mahallenin çocukları ve yaşlılarına her akşam mutfakta özenle ikram sunanına
Kütüphane kuranına, matematik dersi yapanına, çocuk parkı düşünene, her gün atölyeler yaratanına
Bize edebimizle küfür etmeyi ve “tercih değil yönelim” demeyi öğretenine
Ben bu direnişin her rengine aşık oldum ulan

Ama sokakta geçirdiğim her sakin saatte aklımın diğer şehirlerde kalışının,
Revirlerdeki dehşetin
Öldürmek için saldıranların
Bizi gizlice öldürsünler diye yayın yapmayanların
Kapıyı açtık diyerek içeride polise teslim edenlerin
Her bir vurulma, düşme, yaralanma, acı çekme görüntüsünün
Yayında boy gösterirken kameralardan uzak her meydanı acımasızca vuranın
Tek bir karesinin bile hıncını alamadım
Şimdi gelmişler bana Kabataş iskelesinde tartaklanan kadının hesabını soruyorlar. Bizim ölümüz ölü değil, birim körümüz kör değil, bizim yaramız yara değil.

Sunday, 21 October 2012

Usturmaça


Denizlere açıldı içimizden biri
Niçin gittiğini söylemeden...
Özdemir Asaf.

Limandan ayrılırken binbir tembih işitiyorum. "Düzgün sök şu palamarları, çapariz olursun! Açık denize varmadan basma yelkeni."
 
Oysa bir an durup bakınca görüyorum ki, açık denizde bordalamışım tekneyi. Rüzgarın gövdeyi yıpratmayacak ama beni de götürecek kadar dolmasını bekliyorum, Pupa peşinde değilim inan. Her seyir kabulum. Yalnızca, tek başıma sürmedim ben hiç bu mereti. Evet denizi severim, o da sever beni ama tek başıma basmadım hiç ben bu yelkeni. Liman sevdalısıyım bil ki.

Bir okyanus geçmedim, geçen var mı bilmiyorum. Zorlanmış olmalılar. Hayal edildiği kadar güzel olmasa gerek. Ben hep, kısa süreli kaybolsa da ufukta, gidebileceğim bir limanı kerteriz bildim. Yıldız okuyacak kadar açık denizde kalmadım ben kaptan.
Mevsim dönüyor. açık deniz tercübesiz bir yelkenciye ne kadar yardım eder? Poseidon abasını bir tek çingene fırtınasında mı çıkarır? 

Ben gidiyorum kaptan. Al halatlarını, ver halatlarımı. Bu usturmaçaları koysaydık, bu kadar darbe yemezdik, düşünemedim ben. Senin için korkuyorum. Bir anda yalnız kalakalacaksın açık denizin ortasında. Evet söz vermiştim, biliyorum. Ama durdukça bordada usturmaçasız, daha çok zarar görüyor bir yanım. Batmam elbet ve batırmam seni bu küçük vuruklardan. Ama mevsim dönecek, yağmur yağacak. Ağaç yer bu yağmurlar, ahşabın ıslandı mı toparlamak güç. Ama en çok da gitmek istiyorum ben kaptan, affet. Çok korkuyorum ve korktuğumda sığınacak limanım yok ufukta. Ben çok korkuyorum ama gitmek istiyorum kaptan, affet

Monday, 27 August 2012

Çok mu Filiz Akın bugün hayat?

Çok mu seviyoruz? Çok mu çabuk ya da çok mu derin? Saygımız çok mu söylenmeyen sözlere ya da fazla söylenenlere. Çok mu etkileniyoruz biz hüzünlü hikayelerden.
Belki de Yeşilçam artığıyla büyüdüğümüz için. Çünkü aşk hep acı doluydu, imkansızdı, zorluklar oldukça güzeldi, söylenmeyen replikler söylenenlerden fazla ve her şey çoğu zaman siyah beyazdı. Sevilene kurulan cümleler bağlacına kadar şiirsel; mutluluk ise uyduruk naylon poşette sunulan karanfiller kadar basitti. Sonra karanfilleri yitirdiklerimizi anarken bırakmaya başladık mezarlarına, vuruldukları köşe taşlarına, bomba parçalarının yanı başlarına. Bu yüzdendir ben hiç sevemedim kırmızı karanfilleri – ki siyah beyaz filmlerde hayal ettiğimiz kadardı renkleri.
Pamuklara saracağın dostların gözündeki ışığa buruk bakışın, güzel martıların incinmiş telefonlarına diyecek laf bulamayacağın kadar hüzünlü ve zor artık aşk. Kalbinin kırıklarına kırmızı karanfiller bıraktığın hikayeler…
Nazım küllerinden buluşanları anlatır, Atilla İlhan ayrılığın olmadığını, Turgut Uyar en coşkun halini, Behço söylenmeyenleri.. Aşkı anlatır ya hepsi, biz de dinleriz ya hani...
“Sana ne elin derdinden” diyemeyecek kadar sevdiysen, elin hüznünden payına düşeni alacaksın. Zülfü’den Sürgün takıp bir sigara yakacaksın. İzlediğin tüm Yeşilçam filmlerinin hakkını vereceksin…

Thursday, 2 August 2012

Alamo'da Doğdum

Yaz mevsimi, gün ortasında durgunlaşamaz insan. Bünyeye uymaz, cihana ters, zümmü haşa atoma aykırı. Ama hal böyle olunca, yani “neyin var”lara bilmem dediklerimizden; kulak gider Tony Gatlif film müziklerini bulur. Oturursun, daha günü batırmadan Kudsi Ergüner ve tonu konservatuarlara sığmaz çingenelerle rakı sofrasına. Çok sigara içilmişlik nodüllerinin kurban olduğum buğusunda yola düşersin. Ne varmak için, ne ayrılmak için… Yola, toprağa, yolu yaşamaya, sonrasını bilmemeye, modern insanın motorsiklete atfettiği özgürlüğü ayaklarına bahşetmeye gidersin.

Sıcak kumlar yüzümde kurudu kaldı. Gitmediğimden değil burada bekleyişim. Ayaklarımı mı kestiler? İlk defa suya özlemim yok. Zaten yunuslar da kıyıya vurmuş. Orfozlar, denizatları, Barselona’daki çirkin Ay Balığı, Sait Faik öyküsündeki Dülger bile kıyıya vurmuş. İlk defa suya değil de rüzgara, imbata özlemim. Sıcak kumlar yüzümde kurudu kaldı sanki.

İşte o an sofradaki Çingene başlıyor söylemeye: Alamo'da doğdum. Yerim yok, toprağım yok, yurdum yok. Böyledir, bizim kadınlarımız. Acınla şarkını söylediğinde seni darmadağın eder.

Thursday, 26 July 2012

Oysa Ben

Oysa ben inandığımı bırakmak istemedim hiç. Her sese sorgusuz açıkken içim ve ikna olma yeteneğim grafikler üstünde gezerken bile inandığımı bırakmak istemedim. Üstünde yaşanmışlık hırkası ve spirituel enerjilerin çok cümleli desteğiyle hemen her konuda taktik veren dostlarıma ikna olsam da… kısa sürdü.. inandığımı bırakmadım ben hiç.
İlişkilerde taktik tutturamadım. Biri canımı yakınca bundan ders filan çıkaramadım kimse bakmasın kusuruma. Başkasının beni, benim canımı yaktı diye bendekini değiştirmedim.
Çünkü ben hep mutlu olacağımız güne inandım. Hiçbir fesleğene dokunup koklamadan geçmedim yanından. Çok önceleri dedim ya “beyaz badanalı evlerin arka bahçesine kurulan çilingir sofralarında, iki parmak rakıyı paylaşır gibi eşitlikçi ve apolitik günlere inancım geçmedi.”
Şimdi 8 yıldır etek-ceket kurallarına bile uyamadığım plaza yaşamının gelişim seanslarında ‘ileri savaş taktikleri’ döküyorlar masama. Kişilik testlerime bakıp, bende hiç çıkamayan saldırganlığın, yeri ve zamanında ne kadar da doğru bir şey olduğunu pritlemeye çalışıyorlar üstüme. Saldırmanın doğruluğuna inanıyor insanlar ve afyon gibi giriyorlar network takımların iç ceplerine. Oysa ben inandığımı bırakmadım hiç. Ne yönetici tayyörleri giydim, ne lafı gediğine koyup yaylandım ofis koltuklarında. Onlar “bir havuç koyalım bu işin ucuna” dediklerinde hep kravatlı tavşanlar koştu gözümün önünde.
Dar mı geliyor bu karartılmış camlar. Çok mu çalıyor ömrümden beklenen asansörler. Çok mu az göğe bakıyoruz.
BEATLES, Across the Universe, scenes from I am Sam: http://www.youtube.com/watch?v=8ITxfyUmVS0

Tuesday, 13 March 2012

Sivas'ta Zaman Aşımı, Otel Camında Bir Türkü

Yurtçu değilim. Herkes kadar belki, ama sınır hep fazla geldi küçük aklıma. İnsan dediğin kamil olaydı, sınıra ne hacet.

Şimdi sınırımdan aktarmasız 13 saat uzakta, kaderin cilvesi bir otel odasında, zamanı dolmuş bir otel katliamının acısını aktarıyorum.

Şimdi adı Madımak olmayan bir otel odasının camında, elimde sigara, damla damla türkü söylüyorum.
Ne Zülfü'den, ne Kardeş Türküler'den... en kadın halimle Leman Sam'dan söylüyorum 'Memikoğlan'ı

Sınırımdan aktarmasız 13 saat uzakta, bir başıma, Ahmet'le Nedim'e sevincimi, Metin Altıok'un, Asım Bezirci'nin aynı sınırda yaşadığım katillerinin, aynı sınırdaki hakim tarafından salıverilmesiyle bölüyorum.

İnsan yanlız sevinemiyor.. insan yalnız üzülemiyor..  İnsanın, bilmediğim diline koyduğum el memleketinde suskunluğunu bile biri anlamıyor ya, yaşayamıyor...

İnsan ölüsünü gömdüğü toprakta akıtmalı gözünün yaşını. Yoksa acısı soğur kalır

Tuesday, 15 September 2009

Parça işi hüzünler yapışır oldu…

Üstüste geldi be memleketim ana haber bültenleri ve dönem belgeselcileri. Siz de az durmadınız şarkılar. Üstüme parça işi hüzünleri yapıştırıp gittiniz. Parça işi ağlamalarla, sahiplenemediğim bir eğreti duyarlı insan tavrı kaldı yüzümde. Metreyle almış olsam hüznümü, huysuzluğuma “neyin var?” diyene, metre metre göstereceğim.

Eğer dava adamı değilsen ya da toplumsal korumacılık üst başlığında kıytırık da olsa bir yardım derneğinin kendini paralayan üyesi olmadıysan benim gibi oluyorsun. Haber bültenleri kadar üzülüp, iki saat sonra başka birşeye güldüğünde anlamsız bir utanç basıyor. Şirkette internet üzerinden haberleri gördüğün an yaşadığın şaşkınlıkla karışık acıyı “arkadaşlar şu an insanlar ölüyor biryerlerde” gibi kıytırık bir cümleyle ifade edebiliyorsun. Aklın almıyor otobanda insanların sel ile ölebileceğini. Haber bültenleri kadar üzülüp, hassas diş gibi soğukta sızlıyorsun.

12 Eylül belgeselleri dönüyor çizik, sepia renklerde. Dönemin sendika ileri gelenleri çıkıp 77’nin Kanlı 1 Mayıs’ını anlatıyor ezberlediğim cümlelerle. İlk kurşunun atıldığı yeri görebiliyorum, panzerlerin sürüklediği Kazancı Yokuşu’nda dava arkadaşlarım var. Öyle ağlıyorum, görsen halimi. Öyle canım yanıyor… Cumartesi annelerine yazılmış bir şarkı çıkıyor karşıma, elimde çerçevesiz bir resimle oturuyorum. Üstüme yapışan parça hüzünler çoğaldıkça birbirine karışıyor. Tanımlanamıyor ama ağırlaşıyor. Bir yandan da “günlük hayatını iyileştirmeye çalışma” ortak misyonuyla normal bir akış. İçim bulanıyor. Ne olabiliyorum, ne çiğ kalıyorum. Lakerda kıvamında pişmişlik derecesi tartışılır bir ben var bende, bende öte, benden ziyade…

bir de Cem Karaca çalıyor ki sorma gitsin...

Monday, 20 July 2009

Yeni şeyler söylemek lazım…

Kalkıp gidelim buradan, yeni bir yaşam kurmanın telaşesinde bu kadar “değişiklik” açı olmayız belki. Yoksa evleneceğiz. Üç beş sene sürmez, açlıktan bir çocuk yaparız belki. Onun hayatının değişikliklerine yamanıp yaşamak bizi menapoza kadar götürür herhalde. Kalkıp gidelim yoksa bu birbirini tekrar eden günlerin içindeki ufacık şeyler daha da büyük gözükecek. İşteyken bilmem ne oldu, bugün trafikte bi adam vardı, dün filme gittim, önceki gün konsere, arkadaşlarla bi içtik ki sorma… Sefil sefil detaylar kocaman farklılıklar gibi gelmeye başladı. Yalan işte, görmüyor musun günlerimizin şablon aynı. Kenar süslerinin içini boyayıp duruyoruz. Mutlak özgürlük ne kadar yoksa mutlak farklılık da o kadar yok günlerimiz arasında. Ne zaman bassa bu düşünceler, birisi çıkıp “senin tatilin gelmiş” diyor. Hadi ya! 7 gün denizde çimince geçecek yani! Bi güneş yağı sürsem ooohh bütün dertlerimden kurtulurum.

Şehri yeniden inşa etmek istiyorum oysa. Kendime yeni bir şehir kurmak istiyorum. Ahşap tabelasına mavi yağlı boyayla “Domatesli Bahçe” yazmak istiyorum. Kenarına fesleğene benzemesini umduğum yeşil bir şekil çizmek istiyorum. 5 gün Barselona’da, 10 gün Küba’da kalıp, kışları İstanbul’da, baharları güneyde, yazları Bozca’da geçirmek istiyorum. Yan yana çiftlik evlerinden oluşan ve hepsi kocaman bir ortak avluya açılan evlerde, tüm sevdiklerimle birlikte koloni kurmak istiyorum. Alkışlayayım ama ellerim birbirine değmesin istiyorum anlayacağın…

Saturday, 18 April 2009

parle vous...?

O kadar saçma bir hareketti ki, hiç önemsememiş, burun kıvırıp geçmiştim. fakat fransızlar inatla devam etti yaymaya-hem de resmi sitenin büyük reklamlarıyla. düşün ki exupery'nin versiyonu 5 euroya satılırken bu işgüzar kabiliyetsizin kitabı 20 euroya satılmaya başladı. yönetim bilimi kitabı değil ki genişletilmiş baskı yapasın. köküne kadar ayrımcılık yapıyorum ki her haltında bu kadar tutucu davrandığı için gerzek statüsünde değerlendirdiğim fransız halkı, aldı sembollerinden birini uzaylı gibi çizen bu herifi bağrına bastı: Joann Sfar. Küçük Prens'i yeniden çizen adam!

Kötü kedi şerafettin çizgilerine sahip yeni küçük prens bilye gözlü, hin bakışlı, garip şekillerde kucağa oturan çocuk irisi garip bir tip.

Yazarın ve uçağın görünümünü hayal gücümüze bırakan yaratıcısına isyan ederek sigara tiryakisi oğlancı tipli bir karakter çizen sevgili Sfar bu işten güzel bir para kaldırdı. zehir zıkkım olmasını diliyoruz, o ayrı.


Kutadgu Bilig'in başı çektiği 100 temel eser listesinden 2005 yılında MEB tarafından çıkartılan, B612'yi bulan fesli bilimadamını anlatırken isim vermeden Atatürk'ün kıyafet devrimi kısmı yüzünden "diktatör olarak yansıtıyor" sebebiyle Türkiye'de her daim sansürlü basılan eni konu 40 sayfa küçük prens, artık doğduğu memlekette de kelimenin tam anlamıyla p.ç edildi. Vakti zamanında 50 franklık banknotlarn üzerine basılmıştı küçük prensin orjinal çizimi. Avrupa euroya geçti küçük prens ortada kaldı.


fakat sinir bozucu olan bu çizimi sıkça gördüğümden beri gözümün önünden gitmemesi. Mickey Mouse'ın kulaklarını çizmesen bir posuğa benzerdi muhtemelen. küçük prensin de saçlarını ve atkısını değiştirirsen ortada herhangi bir çocuk figürü kalmaz mı? kafası amerikan futbol topu şeklindeki çakma küçük prensin atkısı makina örmesi lamswool olduğndan kelli, uçları da sivri değil.


Kitabın tüm ruhunu yansıtan yalın, temel hatlara sahip çocuk çizimidir -çünkü bunları uçağı bozulan yazarımız çizmektedir ve resim çizmeyi çocukken bırakmıştır, yeteneği o günkü ile aynıdır. çünkü büyüdükçe unuttuğu çocuk algılayışını ortaya çıkaran, kendini o günkü bakış açılarını temsil eden küçük prensle özdeşleştirmesine sebep olan işte bu çizimledir zaten. yani gerçekte var olmayan kendi içindeki çocuğun ortaya çıkma ve tüm dünyayı sorgulama sebebidir, kendiyle hesaplaşmasıdır bu çizimler.


haliyle bu şartlarda uçağı bozulan oğlancı tipli tiryaki yeni yazarımız bir grafiker oluyor. içindeki çocuk ortaya çıkmıyor, kendiyle hesaplaşmasına gerek kalmıyor, kitabı yazmanın da bir alemi yok. İnan ki kızmıyorum. sadece öyle gönül rahatlığıyla, kocaman bir "aptal" diyorum. yani koca fransa kitabın ve içindeki çizimlerin neyi temsil ettiğini anlayamamış, yüz yıldır sansürlü okuyan bir türkler anlamışız öyle mi?


aslında bu çizimin isyanı da yine kitabın içinde var. hem de en sevdiğim cümlesinde:
"Senin ülkendeki insanlar dedi Küçük Prens, tek bir bahçede beş bin gül yetiştiriyorlar... Aradıklarını da burada bulamıyorlar..."

Friday, 3 April 2009

tag cloud of my insider song


Saturday, 21 March 2009

Şehr-i İstanbul'da 28. Film Nümayişi

Benle yaşıt İstanbul Film Festivali. Her sene bunun sevincini "bilmemkaçıncı İstanbul Film Festivali" diye boy boy afişleri görünce yaşıyorum. Son güne kaldık kitapçık almakta, bir gecede yalayıp yutup seçtik filmlerimizi. Yaşlandıkça, eskilerin tadını aramak gibi bir yaşlı psikozuna girsem de bu sene festivalin "yıkıldığını" söyleyemeyeceğim. üstelik her yıl hevesle beklediğim festival afişi de bu kadar kaypak işi olur!
Her sene baskın bir ülke olur festivalde, ya da bana öyle gelir. Bu sene de dayamışlar kuzey ülkelerini, İsveç soğukluğunda tepkisiz, ödülsüz film kaynıyor. pirinç misali dürte dürte sıcak ülke filmlerini işaretledik. Bu yıl farklı olarak -az biraz duygusal baskı sonucu-eski yapımları da dev ekranda izleyeceğim. Pintiyim ya, kıyamıyorum korsana düşen filme festivalde gitmeye. Haksız da sayılmam, h.içi zaman dar, h.sonuna da kaç tanesini yakalayabilirsin ki... yine de biliyorum ki bu yıl en keyifli yıllarından olacak çünkü ilk defa sarı-damar bir klasikçi olsa da çok iyi bir festival eşim var.

Hadi bakalım filmlerimizi seçtik, gazamız mübarek olsun!

ÜSTATLAR KAHVESİ: Buena Vista'nın tangolusu :) Tonton teyzelerin, sevimli amcaların ağzından tango tarihi. Naif, huzurlu bir belgesel. gitmeden mp3 playerınıza güzel klasik tangolar yükleyin, çıkışta kendinize güzel bir kahve ısmarlayın, ohh mis gibi bir başlangıç yapın festivale.
GİR KANIMA: Çok iddialı, mutlaka gidilmeli. Fantastik, romantik, ödüllü, üstelik de vampir filmi! İsveç yapımı soğuk ülke filmi demeyin, vampirli dedik zaten.
İNTİ-İLLİMANİ: NTV belgesel kuşağı'nın en başarılı filmi. Şili direnişini simgeleyen yasaklı İnti-İllimani grubunun öyküsü. Film seçkilerinde müzik üstüne belgeselleri başarılı ayıklıyor IKSV. Hiç olmadı iki saat müzik dinlemiş olursunuz, gidin!
ABSÜRDİSTAN Kusturica kokulu Alman-Azeri yapımı. Çok arkasında duramayacağım ama keyifli olduğu kesin. Festival demek kahır kahır film görmek demektir tezini çürüten bir komedi.
İT İTİ ISIRIR: City of Gods'ı fazlasıyla hatırlatıyor, onun kadar basarılıdır diye umuyorum. Üstelik Kolombiya'dan çıkan oscar adayı bir ilk film... Kolombiya film endüstrisi hakkında ne biliyosun ki dersen, çok konuşmayın da izleyin derim.
TULPAN: Almanya-Kazakistan-Polonya-Rusya-İsviçre ortak yapımı, çok ülkeli filmlerin tadı başkadır zaten ama Tulpan dolu dolu ödüllü bir komedi.
AGNÈS'İN PLAJLARI: Fransız yeni dalga'nın annanesinin 80 yaşında çektiği 2008 yapımı filmi. Yaşınızdan başınızdan utanın, kadın yapmış kalkın gidin.
REMBRANDT: İTHAM EDİYORUM: bunu ben seçmedim, hatta tablodan film mi olur dedim, üstün üff ne ağırdır bu şimdi bayıltır insanı da dedim yine de merakımdan gidiyorum.
CSNY DÉJÀ VU: bunu da ben seçmedim, ama çamur atmayacağım. Neil Young'ın isyankar belgeseli. hem çlıyor hem çekiyor diyelim.
TONY MANERO: İşte bu komik! Cumartesi gecesi ateşi'nde John Travoltayı o beyaz takım içinde gördüğümde hala gülüyorum. İşte bunu takıntı haline getiren bir adamın çoook komik hikayesi. Dünya yıkılsa da tek derdi Tony Manero olmak...
VIVA ZAPATA!: Bahsettiğim klasiği dev ekranda seyretme keyfi için seçilen film. Ben dedim ediz Hun'un oynadığı Son Kuşlar'a gidelim diye ama çekirdek çıtlamama izin verilmediğinden daha ulusal bir seçim yaptık.
RUMBA: Bence çok başarılı-hissediyorum. Filmin 3 yönetmeni var ve hepsi de filmde oynuyor. Çok renkli, kımıl kımıl
ZAMAN VE ŞEHRE DAİR: bunu da ben seçmdim ama görselliği çok kuvvetli, gidilir mi gidilir.
SİSLERİN İÇİNDEN: Bunu ben seçmedim, gidip de beğenmezseniz mesuliyet almam.

Wednesday, 4 March 2009

The Goddess of Monsteria


Sivri burunlu, ince topuklu, fazlasıyla dişi bir ayakkabının üzerine waterproof boya kalemiyle jelibonlu gülen canavarlar dünyası çizmek! Cümle haline getirildiğinde bile “kafaya bak” dedirtecek kadar hayal dünyamı zorlayan bu işi 23 yaşında İzmirli bir kız gayet de ayık kafayla yapıyor. Hatta o kadar ki, tasarımlarına deviant sayfasında rastladığımda beğenip satınaldığı İtalyan ayakkabıların fotoğrafını çekmiş sandım-hem de uzun zaman boyunca. E tamam, bende eşeklik ki sayfayı adam gibi incelememişim ama kimin aklına gelir bu ufacık tefecik yaratığın içi topu turşucuk çıkacağını.

Nur Teker –namı diğer milkyhead- muhtemelen eline geçirdiği her şeyi boyayarak ve yine muhtemelen yarattığı şeyin ne kadar başarılı olduğunun farkında olmayarak başladığı bu işle ufaktan da olsa duyulmaya başladı. Arena dergisinde roportajı yayınlandı, Galatasaray'daki Lazy'de ürünleri satılıyor-hata hemen tükeniyor. Fakat çoktan Milano’da tasarım haftasında eserlerini sergiliyor olmalıydı. O kadar hastası sevdim işlerini.

Bir ayakkabıyı alıp ispirtolu kalemlerle boyama işini Adidas daha 2 sene önce keşfetmiş olsa da, Nur’un tasarımları çoktan almış yürümüş. Tasarımları ikonlar, boş alanlardaki sembollerden oluşsa biraz daha normale yakın olabilirdi elbet. Ama o ufak yüzeyler üzerinden koca bir dünyayı tüm detaylarıyla yaratıyor. Her bir köşesinde rengarek canavarlar, jelibonlar, şekerler, tabelalar, pamuk bulutlar, gaudi renklerinde binalar yükseliyor.

Ee ben şimdi niye pazarlamacı gibi bunu yazıyorum kendi bloguma dersek, sanırım bu küçük jelibonun uç noktalardaki başka kafası beni fazlasıyla etkiledi. Hem yarattıklarına şaşkınlığım hem her şeyin el yapımı ve özel tasarım olması hem de bir an önce ün salıp dünyaya açılması isteği. Yok yok şu an Avrupanın biyerlerinde moda tasarmı yapıyor olmalı. İnsanlar yeni tasarımlar için sırada beklemeli, tüm dergiler gavurca başlklarda Milkyhead yazmalı… evet evet, acil,derhal, hemen şimdi…
MUTLAKA ZİYARET EDİN! ZİYARET NE DEMEK BİLDİĞİNİZ AÇIN BAKIN EŞE DOSTA FORWARDLAYIN:
http://milkyhead.tumblr.com

http://www.facebook.com/group.php?gid=71737377664&ref=mf#/group.php?gid=71737377664

Sunday, 8 February 2009

varlığın için...

Zordu… Yan yana, üstesinden gelmek de denmez ya hani; içimiz buruk, kırgın biraz neye ve kime olduğunu bilmeden, geçip gitti de denmez elbet; bir iz bıraktık. İçimizde, pek küçük olmayan ama gözden uzak bir köşeye koyduğumuz bir çizik bıraktık. Bizim çiziğimiz, sahip çıktığımız kendi burukluğumuz. Susup bakıştığımız, dudaklarımızın büküldüğü, usulca sarıldığımız… yazılamayan, söylenemeyen, 'keşke'lenemeyen...

Tuesday, 20 January 2009

Yağmur çamur şeklinde yağabilir

“İstanbul yarın bulutlanacak, sıcaklık 15 derece. Öğleden sonra Avrupa yakasında yağmur görülecek, yağmur çamur şeklinde yağabilir.” Az önce NTV’nin cebime gönderdiği haber özeti. Dikkat olun, üst baş batabilir diye uyarmak mı istemiş, hava kirliliğinden mi dem vurmuş yoksa böyle bir meteorolojik tabir dilimize girdi haberim mi yok bilemedim. Bildiğim hiçbir şey eskisi gibi değil. Hiçbir şey, bırak yıllar öncesini 2 hafta önceki gibi değil. Hava durumu özetleri bile aptal ifadelerle doluyor, bin şekli varken bunu 120 karakterde söylemenin. Bin şekli varken yaşanan krizlerin ve bin şekli varken adalet dengesinin ve bin şekli varken muhalefet yapmanın ve bin şekli varken kamera şovu protestolar yerine etkili eylemlerin ve bin şekli varken dünya dengesinin… Yağmur çamur şeklinde yağabilir diyoruz bin şekli varken. 15 yaşında dünyayı çözmüş, tüm dengelerin nasıl kurulacağını bulmuş, dünyanın tüm sorunlarını sonlandıracak kadar ergenlik ukalalığı yaşarken de aynı şeyleri düşünüyordum. Ben bile görebiliyorken gerçekleri, haksızlığı ve apaçık duran çözümü nasıl tüm dünya görmezdi? Komiktir ki tam da bu aralar aynı şeyler üşüşüyor aklıma. Eski öfkem kalmamış artık, galiba bizi uyuşturan bu. “Cehalet mutluluktur”; müdahale edebilecek gücüm var sandığım 15 yaş cahilliğine hasretim. Dönüp dolaşıp tek bir insan-birey faktöründe kilitlenen tüm dengeler inandığım büyük ütopyadan, kendi yapay ütopyamı kurmaya yönlendirse de artık bu toprakları bile bana sunacağından emin değilim.

Bırakıp gidebilirim çok da fazla düşünmeden ardımda kalanları. İsteyen gelir zaten ki gideceğim yeri istediğimiz için hepimiz beraberiz. Gelmese de kimse, kış günü kapalı hava hüznüyle değil ama domatese can verebilecek bir güneşli günde gidebilirim iyot kokulu ütopyama. Her denge değişir ve inançlarım çok güçlü adil zamanlara. Başkasını özgür bırakacak özverideki her hareket insanın kendisini özgür kılar. Sevgi zaman aşımına, işe güce, o günkü ruh haline yenik düşmez. Biz yalnızca kolay bahaneler üretmeyi severiz özgürlüğü engellerken ve sevgimizi göstermezken. İşte bu bahanelerin ucuzluğuna yenik düşmemek için bırakıp gidebilirim, kimi anlarda onlardan birine dönüştüğümü fark ederken. İnsanoğlu çiğ süt emmiş, aldıkça fazlasını ister ya. Azıyla yetindiğim mutlu günlerim var oysa-elektrik kesintilerinde zamanın tükenmediği. Çok sözüm var söylenecek ama inançlarım kırar diye korkuyorum çok söylemek-çözümü basit dört işlemken karmaşık denklemlere kan bulaşmış çünkü çoktan.

O zaman Kadir İnanır’ın Ceza filminde söylediği gibi “Lanet Olsun Atom Fiziğine”

fotograflar: James Nachtwey
"I am a witness and I want my testimony to be honest and uncensored. I also want it to be powerful and eloquent and do justice to the people I’m photographing."